Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

13 Ağustos 2017 Pazar

Ne Anlamı Var Ki

Kalbine sevgi uğradığında 
ne anlamı kalacak yalnızlığın?
Kış geldiğinde kuşlar gidecek
ne anlamı var ki?
Ağlayacaksın 
göz yaşların da bir gün duracak
Bu kadar üzülmenin ne anlamı var ki?

Güneş çıktığı zaman hatıraların canlanacak
Suyun sesini duyduğunda köyünü hatırlayacaksın
Işıklar kapandığında hatalarını,
hava bulutlandığında okulun ilk gününü,
canın yandığında bisikletten düştüğünü
hatırlayacaksın

unutmanın ne anlamı var ki?

Güldüğünde çenesindeki gamzeleri,
üşüdüğünde evdeki battaniyeni,
sinirlendiğinde kanayan ellerini
hatırlayacaksın

öyle ise ne anlamı var ki?
hiç yokmuş gibi davranmanın.

Susadığında su isteyecek, içtiğinde unutacaksın
gittiğinde kaybolanları,
sevdiğinde ölenleri,
öldüğünde gidenleri
unutacaksın

öyle ise ne anlamı var ki
hatırlamanın?

Sözlerinde aynı müziği duyacak,
korktuğunda aynı anıyı canlandıracak,
sevdiğinde yine onun adını haykıracak
o gittiğinde ise yine aynı resmi yırtacaksın

öyle ise söyle
tüm bunların ne anlamı var ki?

O çok sevdiğin güller kuruyacak,
en sevdiğin kitabın sayfaları sararacak,
köşedeki iskemleye artık oturan kalmayacak,
etrafına baktığında artık hiç dostun kalmamış olacak,
her şey bittiği zaman 
tüm bunların ne anlamı kalacak?





30 Temmuz 2017 Pazar

DUYURU'MSU


Wattpad ' de bu adresteyiz artık. Blogdaki yazılarımı ve yeni hikayelerimi burada paylaşacağım. Yeni bir şeyler deniyorum, Allah utandırmasın. Olur da bu işten vazgeçersem bu post kendi kendini imha eder sonra demeyin aman Büş yandım Büş nereye gittin..?

Desteklerinize her şeyden daha çok ihtiyacım var! Tabi hala Büş'ün kelimelerini okuyan bir kaç dost kaldıysa... Ses verin olur mu?

Sevgi ile kalın!

Olası ihtimale karşı uçarım kaçarım falan kaçmadan ben, bana ulaşabileceğiniz adresleri bırakayım şuraya:

Instagram
Twitter
Tumblr
Wattpad (kişisel)
Yeni Wattpad
Facebook

Daha da ulaşamazsanız, anlayın ki öldüm.


Şu da şekilli fotoğrafım olsun.

28 Temmuz 2017 Cuma

İri etli dudakları vardı yalnızlığının

İri etli dudakları vardı yalnızlığının her hıçkırıkla sanki kasırga çıkıyordu,
 yok ediyordu kelimelerini ve bir sis dünyasından uyandım rüyamda perde perde yayılan bir acıyı gördüm herkesin üzerine perde çektiği
camını, penceresini kapattığı. Camı penceresi olmayanlar gözünü kör etti, görmemek için.
Acı sahibi yalnızca ben değildim aynı zamanda yalnızlıktı için için ağlayan. Ağlamak pek işe yaramadı duyamadık hıçkırıklarından. Göremedik de tabi.
İri etli dudakları vardı bir busesi tüm dünyayı kaplardı. Sevgisi de dünya kadardı. Bir öpüşü hem öldürür hem diriltirdi.

Kadını öptü, çocuk doğdu. Çocuğu öptü, çiçek açtı. Adamı öptü, savaş çıktı.
Vaveylalarından sesini kimseye duyuramadı ama susunca herkes baktı kör gözleriyle
çocuk büyüyünce çiçeği ezdi,
adam savaşa ağladı,
kadın çocuğu öldürdü.

Görmeyen gözler iri etli dudaklara baktı doy(a)mayana kadar. Hiç de doyamadı zaten.
 Kadın ağlarken ölen çocuğuna gebeyken;
çocuk, çıkan savaş için ağlamak yerine güldü, çocuktu neticede.
Adam yıldı, yıkıldı, ayağa kalktı savaştı.
Gurursuz, aç ve güçlüydü.
Çocuk büyüdü,
 hem kadın hem de adam oldu.

İri etli dudakları vardı kadının, öpüşü tüm dünyayı kaplardı. Neticede öptü de. Tüm dünyayı öldürdü ve diriltti. Ve bir çocuk doğdu. Neticede o da büyüyüp iri etli dudaklara sahip olacak ve öpecekti.

Öpüşü kalbimi yaktı. İri etli dudaklardaki vadilerde kayboldu ruhum ve hatırladım. İri etli dudaklarım vardı. Öptüm ve bir çocuk doğdu.
Çocuğu öptüm çiçek açtı.
Çocuk adam oldu.
Adamı öptüm savaş çıktı.
İri etli dudaklarımın yalnızlığı vardı
 her hıçkırdığımda kasırgalar çıkıyordu
ve
sis dünyasından uyanıyordum.


22 Haziran 2017 Perşembe

ZAMAN KAVRAMI KARMAŞASI

Önceleri sanki ağlamazsam yazamam gibi geliyordu. Uzak bir geçmişti bu zaman elbette. 
Yok yere canımı acıttığım çocuk çağlarımdan kalma bir geçmiş... 
Ağlatırdım kendimi ki yazabileyim. 
Aşık olurdum bazı bazı. 
Bazen kendimle birlikte kalbimi de yere atardım. Parçalanan ellerime bakıp gözyaşı dökerdim. Dudaklarımın arasına bir tebessüm uğramasın diye de dişlerimin arasına alırdım dudaklarımı geveleyip dururdum.
Sonraları büyümüş olmalıyım ki çabalamadan ağlamaya başladım. 
Ve aşık olmaya...
Sanıyorum çok uzak bir geçmiş zaman değil bu. 
Hani şu gelecek hiç gelmeyecekmiş gibi gelen geçmişlerden. Sebepli sebepsiz ağlamalarım yüzünden defterimin ıslandığı, kurumadan kalemimin bittiği zamanlardan.

Gitmenin zor, beklemenin kolay olduğu yıllardan 
bekletenin de gidenin de "ben" olduğum yıllara yolculuk yaparken 
çelik kefenle yürüdüğümden olsa gerek ölmedim. 

İşte o zamanlardan bu zamanlara nefes alış verişlerimde bir duraklama olmadığından dolayı bir sorumsuzluk çöktü üzerime. 
Yolda kalbimi düşürdüğüm zamanlardı bunlar, hiç bilmezsiniz.
Kalbimi aramaya bu kez kefensiz çıktım.
Bana bir şey olmaz tavırlarımda zerre gerçekçilik yoktu. 
Buna rağmen korkmuyordum.
O zamanlardan ve bu zamanlardan şu zamanlara nefesim kesilmeden geldim diyeydi bu korkusuzluklarım.
Gelecek zamanlarım olacak: Uzak bir geçmiş zamanım ve kaybolacağım geçmişimde 
kalpsiz ve kefensiz. 
Fakat şükür ilerliyorum sessiz.
Nefessiz.



24 Mart 2017 Cuma

Galata bir sevgili gibi

Galata'ya aşık biri olarak Galata'dan sesleniyorum size sevgili okur.

Onun kudreti ve ihtişamı altında ezilen kalbimin, aşk ateşi ile yanıp tutuştuğunu söyleyerek başlamak istiyorum önce. Güzelliği karşısında büyülenen gözlerimden birkaç damla yaş akmasına izin veriyorum. En güzel şiirimi bırakıyorum eteklerine kendimce. Usulca sokuluyorum yanına dokunuyorum tenine. Soğuk ama çok içten geliyor. Öpmek istiyorum sonra vazgeçiyorum, insanlar bakıyor diye. Son kez şefkatle dokunuyorum ve bırakıyorum ellerini.

Ona ulaşmak, en zirvesinde olmak istiyorum. Gözü kara bir sevdalıyım ben. Sevdamın büyüklüğünü sayılarla anlatmayacağım, kelimelerim gösterecek zaten. Seviyorum ya hep daha fazlasını istiyor nefsim. Yükseliyorum onun kollarında, tırmanıyorum merdivenleri. Galata'yı sevmek ondan mahrum kalmayı göze almak benim için biraz da. Size diyorum ya ben korkusuz bir aşığım.
İstanbul'u İstanbul yapan onsuz boş, onsuz kimsesiz olan bir güzellikten bahsediyorum size sevgili okur. Elbette onun için yanıp tutuşacak kalbim. Elbette.

Fakat Galata'nın o en yüksek ve en ihtişamlı yerine çıktığım andan itibaren hissetmeye başlıyorum korkuyu . İstanbul'un her bir caddesini, sokağını, yapısını görebileceğiniz bir yerdeyim lakin bir şeyden mahrum bırakılıyorum. Kendi güzelliğinden...



İstanbul'u Galata'sız görebileceğiniz tek yer Galata'nın kalbidir diyorum. Gerçek aşk da böyle birşey sanki. Onunlayken onsuz olma korkusunu yaşadığın o anlar gibi. Ondaki hoşluğun doruklarına ulaşmışken ondan uzak kalma acısı gibi.

Galata'yı sevmek bir sevgiliyi sevmek gibi. Ona ulaşmak için yanıp tutuşmak kalbine girdiğin o anda ise bir korku sarması içini. Onsuz olma düşüncesinin aklına saplanması... İçin için kemirmesi seni.

Bu düşünceler içinde boğulup duruyor insan. Onu uzaktan sevmek sevmelerin en güzeli aslında. Onsuzluk korkusu seni ondan öylesine uzaklaştırıyor ki o olmasa da olur diyorsun. Yeter ki o hep mutlu hep umutlu olsun, ayakta dursun. Galata'yı sevmek bir sevgiliyi sevmek gibi. Bütün yolların ona çıkması ama asla onunla aynı yolda yürüyememek sanki.

Galata bir sevgili gibi. Samimi ve yakın ama hep gidecek biri gibi.





Çürük Elmalar

Büyük bir elma çuvalım var. İçinde de çeşitli elmalar. Bu elmaları ben biriktiriyorum, biriktiriyorum biriktiriyorum...
Kimisini dalından taze taze koparıp koyuyorum çuvala. Kimisini yerde görüyorum öylece alıyorum. Kimisi taptaze ve leziz bir görüntüye sahip kimisi de çürümüş, kokmuş, çirkin...
Umursamadan dolduruyorum çuvalıma.
Atamıyorum çürükleri "Bir şey olmaz." diyorum. Ne olacak, zararı yok diye geçiriyorum içimden.
Dolduruyorum, dolduruyorum. Sonra bir an geliyor ki artık dolmuşum! Yani çuvalım dolmuş. Artık çuvala koyacak bir elmalık yer bile kalmamış. Bağlıyorum ağzını koyuyorum bir kenara. Sonra diyorum sonra... Erteleme sanatı.
Bir zaman sonra çuvala ihtiyaç duyuyorum. Çürük elmalar kokmaya başlıyor. Canımı sıkıyor beni daraltıyor. Artık o çuval boşaltılmalı diyorum.
Ama nasıl?
Çuvalı altından tutup sallaya sallaya boşaltmak istiyorum önce. Çuvalın ağzı öyle sıkı bir düğüm olmuş ki açılmıyor. İstesem de açamıyorum. Tutup sallıyorum dökülsün diye içindekiler dökülmüyor. Öyle dolu ki öyle sıkı ki ağzı. Sanırsın çıkmak istemiyor. Tek tek içinden çıkarıp koymak gerekiyor belli ki. Ama yapamıyorum çünkü ya ilk çektiğim çürük olursa ve senin elmaların kötü deyip giderlerse. Aksini düşünelim ya ilk çıkardığım elma güzelse ve bu güzelmiş bunu alıp gidiyorum derler de benim çuvalın altındaki yerden alınma elmalarım elimde kalırsa.
Ben istiyorum ki hepsi elimden çıksın ben de rahatlayayım. Ama öyle olmuyor işte.
Ne yapsan suç ne yapsan sonu kötü.
Bu hikayenin iyi sonu yok zaten.
Ya ben güzel olan elmaları da çürütüp kalbimi iyice karartacağım ki leş kokusu şimdiden burnuma geldi.
Ya elmaları tek tek boşaltacağım isteyen çürüğü isteyen de tazeleri alacak. Ki ben çürüğü alanları çok seveceğim çünkü kim ister ki benim o elmalarımı. Ama o alacak ve gülümseyecek. Bilirim. Tazeyi alıp bana bu yeter deyip gideni sileceğim. Bir daha da ne alış veriş yaparım ne de komşuluk. Ya da atacağım çuvalı tüm elmalarla birlikte. Delirtecekler çünkü beni ben de tüm malımı yakacağım.
Belki bir oh, derim.
Yeni çuval almam gerekir belki ama çuvalın o çürük kokusunsan kurtulduğum için belki sevinirim.
Gönül isterdi ki elmalarımla herkes tek tek ilgilensin. Ama öyle bir şey olmayacak.
İnsanoğlu öyle bir şey yapmayacak.
Ben o çuvala bir elma daha koyamadan ölüp gidersem.
İnsanoğlu ne rahatlayacak ne farkına varacak.



/Çuvaldan bile dert yanan kalbi çürük insanoğlu.