Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

16 Ağustos 2016 Salı

OTOMATİK PORTAKAL |Kitap Yorumu|

Otomatik Portakal'ı geçen senenin son ayında almıştım. O zamandan bu zamana kadar hem okumak için can atıyordum hem de sahip olduğum için kendimle içten içe gurur duyuyordum.

Otomatik Portakal, benim gerek üslubunun farklılığıyla gerekse konusunun çelişkisi ile sevdiğim kitaplardan biri oldu. Doğrusu kitap baştan aşağı "dehşet" bir olay örgüsü ile ilerliyor. Bu kitapta da ana karaktere yani mütevazi anlatıcıya ne acıdım ne de merhametsizlik gösterebildim. Öyle çarpıcı bir gerçekliği vardı ki eserin, kime üzüleceğimi bilemedim diyebilirim.

Ana karakter Alex tüm aşağılık davranışlarına rağmen sevdiğim bir karakter oldu. Fakat yaptıklarını asla onayladığımı söylemiyorum. Bununla birlikte ona yapılanlara da hiç mi hiç üzülmedim. Tuhaf bir şekilde hakkettiğini düşünmekle birlikte az bile, deme ihtiyacı duydum.

Kitabı okumadan bu ne demek istiyor diyebilirsiniz fakat kitapların konusunu anlatmayı genellikle sevmem çünkü ne söylesem ipucu veriyormuş gibi geliyor. Bu nedenle şunu söylemek istiyorum; büyük bir kısır döngüyü ele alan bu kitabı sen okumalısın, baban okumuş olmalı ve lütfen zamanı gelince oğluna da okutmayı unutma.

Kısaca çarpıcı anlatımıyla ve acımasız gerçekliğiyle dünyanın sessiz ve savunmasız köşelerini anlatan bu modern klasik eserini okumanızı tavsiye ediyorum. Okuyun, konuşalım!




DÖNÜŞÜM/FRANZ KAFKA |Kitap Yorumu|

Dönüşüm'ü bitirdiğim de bitmiş gibi hissetmedim. Hikaye içimde yaşamaya devam etti durumunu yaşadığımı söylemiyorum. Dönüşüm bana göre yarım bir hikaye gibi. Okuyanlar da okumayanlar da sanki bu hikayeyi zaten yaşıyorlardı. Sadece Kafka döneminin ve yaşadığı coğrafyanın durumuna göre bunu yazıya aktarmıştı. Bu argümanı ben değil yazarın ve çevirmenin bizzat kendisi yapıyor zaten. Kitabı Can yayınları aracılığı ile Ahmet Cemal'in çevirisinden okudum. Çeviri de bana göre başlı başına yeniden bir yapıt ortaya koymaktır. Fakat benim için kitabı anlamlı kılan Ahmet Cemal'in ön sözü oldu. Betimlemelerin azlığı benim kitaba bağlanmamı zorlaştırdı. Soğuk ve umursamaz bir şekilde okudum kitabı. Kimseye üzülmedim, kimse için endişelenmedim, kimseye kızmadım. Bu nedenle diyorum, kitap sanki bitmedi çünkü zaten yaşayan bir şeydi diye. Sadece tanışmamıştım.

Kitabı nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum aslında.Bu yüzden böyle saçmaladım. Zamanına göre çarpıcı bir gerçekliği anlatan Kafka hiç de memnun olmadığı bu öyküsü hakkında ne desem mutlu olurdu ki?
Çaresizliğin gözler önüne serildiği, gerçekliği ile insanı etkileyen bu öykünün hüzünlü sonu ile kendimi biraz da boşlukta hissediyorum.
Kafka'yı anlamak, anmak ve biraz olsun hatırlatmak adına bu kitabı okuyun istiyorum. Bir şey kaybetmeyeceksiniz.



14 Temmuz 2016 Perşembe

Yazmak İstemiyorum Çünkü Yazabileceğimi Düşünmüyorum

Aklımda onlarca kurgu varken yazamamak bana çok dokunuyor. Güzel bir başlangıç yapmışken yazmayı bırakmak da fazlasıyla üzüyor.
Korktum mu yoksa sahiden kendime güvenimi mi kaybettim? Bilmiyorum. Yazamıyorum. Yazmak istemiyorum. Sanki amacımı kaybettim. Sanki neden yazdığımı, neden yazmak istediğimi unuttum.

Saydam Mürekkep bana geçen gün mesaj attı: "Büş yazıyor musun bir şeyler?" diye. Meşgul bir anıma denk gelmişti, evde de değildim. Bunların da etkisi olabilir belki fakat bu soru moralimi çok bozdu. Sinirlendim. Ne demek yazıyor muyum? Ne yazamıyor muyum sanki ben? Bunca yıl ne yapıyordum da şimdi yazmayacaktım! Halbuki bu sorunun cevabı bu boş kafa ile ruhuma zulmeden düşünceler değildi.

Yazmıyordum. Aslına bakarsanız birkaç gün önce yazmayı bırakma kararı almıştım. Hiçbir şey olmadığı halde kendi kendime böyle düşünmüştüm.

Ne için yazacaktım ki? Kim okuyordu ki beni? Neden yazıyordum ben? Bana ya da insanlara ne faydam vardı ki?

Umutsuzca bunları kendime fısıldadım. Bıraktım gibi oldu. Ne deniyordu ona: Askıya mı almıştım? Yoksa kimsenin beni okumadığını düşündüğüm için naz mı ediyordum?

Fakat gerçekti. Önceden sevenim vardı sanırım yahut beni destekleyenler vardı. Beni okuyanlar, merak edenler vardı ya da ben öyle sanıyordum. Bir kaç kuru iltifata kanmıştım. Böbürlenmiştim. Kendimi bir halt sanmıştım da böyle işlere kalkışmıştım! Neye dayanarak?

Hüznümü bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sadece nefret ve hüzün kusmaktan başka bir şey yapmıyordum. Cümlelerim daima benli ve daima karanlıktı. Karamsarlığım tüm göz çevremi esir alması nedeniyle sadece göz yaşı ile ıslanmış kelimeler düşüyordu satırlara... O halde niçin hala umarsızca bu saçmalığa devam ediyordum?
Kimin kalbine dokundu ki cümlelerim? Kimi mutlu etmişti sözlerim? Kim ilham aldı ki benim yazdıklarımdan? Kimse miydi... Ya da hiç miydim ben buna rağmen kendimi adamdan saymıştım?

Bozuluyordum. İyi değildim biliyordum ama çabaladığım için kaile alınırım sanmıştım. Belki de sadece kendimi kandırdım. Uyduruk şeyleri kitap yapıyorlar, yazık deyip kendi kendimle gururlanmaya çalıştım. Belki de öyle değildi. Belki de benim de onlardan bir farkım yoktu da buna rağmen daha da alçak olduğum için sesimi duyuramıyordum.

Biraz da kırıldım sanırım. Benden geç başlayanlar bir şekilde sesini duyurmuştu. Peki ben niçin böyle yalnızlaştım, kimsesizleştim. Neden herkes gitti? Ya da neden bana kimse gelmedi?

Yazmak benim için sahiden bir tutku muydu? Yoksa vaktimi boşa geçirmemek adına bir uğraş mıydı? Belki de yetenek kırıntılarını takip edersem başarıya ulaşırım sanmıştım. Bilmiyorum.

Pes ettim mi? Pes etmeli miyim? Onu da bilmiyorum. Belki de henüz başlamadan bırakıyorum. Farkında değilim belki de hiçbir şeyin.

Ne yapıyorum ne yapacağım bilmiyorum. Kağıda mı yazıyorum yoksa sahildeki kumlara mı onu da bilmiyorum. Belki de çivi ile tabletlere kazıdığımı sanırken aslında yok olup gitsin diye aptal gibi kumlara yazıyorum. Bak deniz bunu da sildi belki de...

Bilmemekle birlikte yazıp sileceğimi, eskisi gibi her aklıma geleni duyurmayıp defterlerime işleyeceğimi, kimse okumadan sandıklarda çürüyeceğini bile bile yazacağımı düşünüyorum.

Güvenimi, cesaretimi ve inancımı kaybettim. Korkuyorum. Kendime inanmıyorum. Elime neyi atsam dokunduğum şey ile birlikte kendimi yaktığımı düşünüyorum. Ben artık yok gibiyim ve bana dair her şey de siliniyor sanki.

Belki de susmak en iyisi.






29 Haziran 2016 Çarşamba

Uyumsuz Bir Genç Kızın Anatomisi |Kitap Yorumu|


Tatilin verdiği coşku ile kendimi kitaplarımın arasında buldum. Çerezlik bir kitap olduğunu düşündüğüm için UBGKA'ya başlamaya karar verdim. Kısaca yazıyorum çünkü cidden çok uzun bir ismi var. Neyse işte kitabı bir günde bitirdim. Okuduktan bir gün sonra da sizler ile paylaşmaya karar verdim.

Pegasus Yayınları'ndan çıkan bu kitap her popüler kitap gibi bir ergenin çevresinde gelişen olayları anlatıyor. Amerikan kafasından artık sıkılmama rağmen elimdeki son kitapları da tüketmek adına bol bol okuyorum. Kitabın tarzı nedeniyle eleştirsem de konusunu bir miktar sevdiğimi söylemek istiyorum.

Kitabın ana karakteri Anika okuldaki hiyerarşiye karşı gelmemek adına zorbalık yaparak popüler olan Becky ile takılır ve bir bakıma onun kölesi gibi davranır. Amerika'daki her okulda olduğu gibi burada da bu saçma durumdan ne annelere bahsedilir ne de öğretmenlere. Hayır ben olsam kesin anneme söyler hatta söylemekle kalmaz annemi gaza getirirdim ve okulda kıyamet kopardı. Neyse ki Amerika'da yaşamıyorum.

Anika her ne kadar bu zorbalığın bir parçası olsa da içten içe insanlar adına üzülür ve yardım etmeye çalışır. Bunu o kadar zekice yapar ki insanlar şüphelense bile umursamazlar. Ayrıca okulun yakışıklı ve eziği Logan ile herkesin aşık olduğu yakışıklı ve havalı Jared Anika'ya aşık olur. Ayrıca Anika'nın bütün derslerinin neredeyse A olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim!

Kitap boyunca Anika'nın çatışmalarına şahit oluyoruz. Hangi yakışıklıyı seçecek? İyilik mi kötülük mü yapacak?

Kitap bu şekilde ilerliyor ve sizi çok şaşırtacak ve hatta hüzünlendirecek sahneleri içeriyor. Kitabı beğendim aslında. Dediğim gibi "çerezlik" kitaplar arıyorsanız eğer bu kitap tam size göre. Fakat bu kitabın kalbimde derin izler bırakacağını düşünmüyorum. O nedenle kitabı okusanız da olur okumasanız da.

Beğendim ama okumazsanız bir şey kaybetmezsiniz. Eğer fırsatınız olursa okumaktan çekinmeyin. Çünkü yazarın dili çok samimi ve bir o kadar da esprili. Umarım keyif alırsınız!

Kendinize iyi bakın ve mutlu kalın. Güzel kitaplarda buluşmak dileğiyle... Hoşça kalın!

11 Mayıs 2016 Çarşamba

GÖZÜMÜ KORKUTAN KİTAPLAR

Merhaba güzel insanlar! Bloğu açtığımdan beri ilk defa böyle pozitif bir giriş yapıyorum sanırım. Biliyorum, biliyorum ben de şaşırdım kendime biran. Hoş bir etkinlik gördüm Youtube'da ben de blog üzerinden yapayım. Hem benim için değişiklik olur hem de kitap konuşmuş oluruz. Bu arada Büş'ün Düşü 50.000 tıklanmayı geçmiş! O zaman dans!!! Doğrusu bu 50.000 ziyaretçi için bir kutlama yapacaktım ve heyecanla bekliyordum. Fakat biliyorsunuz ben pek iyi değilim. Neyse dedim onlar beni böyle de seviyor. İnşallah daha güzel etkinlikleri, kutlamaları 100.000 olunca yaparız. Ya da o kadar beklemeden yaparız. İşte durumuma göre artık... (Sinsi gülme ifadesi.)

Neyse en son etkinlik diyordum. Gözümü Korkutan Kitaplar adlı on soruluk bir etkinlik bu. İsteyen, gören, duyan herkes yapabilir ayrıca. Şimdi kimler aktif pek bilemediğim için mimlemiyorum. Ama siz yapın. Alta yorum olarak da yazabilirsiniz. Nasıl isterseniz artık!

Lafı çok uzattım. O zaman köşeme kurulup başlıyorum!






1. Bitiremediğin bir kitap.

Doğrusunu isterseniz benim çok fazla yarım bıraktığım kitap vardır. Bitiremediğin denilince benim aklıma okuduğun ama bitmeyen geldi doğal olarak bende Bir Çay Kaşığı Toprak ve Deniz'i seçtim bu soru için. Bu kitabı sevmeme rağmen bitiremedim. Çünkü okumuyorum da... Sevdim ama okumuyorum işte. Bu kitap elimdeyken hep başka kitaplara da başladım. Ama bir yandan da yavaş yavaş okudum. Aylardır elimde bitmedi. Konusu ve hissettirdikleri cidden çok hoş kitabın. Fakat berbat bir çevirisi var. Orijinal dilinde okusam bundan daha iyi anlardım sanırım. Olimpos yayınlarına bu konuda çok kızgınım.

Neyse kısaca sevdiğim halde zor okunan bir kitap olması nedeniyle okuyorum fakat bitiremiyorum. Acele de etmiyorum zaten. Naif konusunun bende hissettirdikleri yetiyor doğrusu. 



2. Zaman bulamadığın için okuyamadığın bir kitap.

Ben zaten hiç zaman bulamıyorum. Okunmayı bekleyen en az yüz tane kitabım var zaten. Fakat bu kitabı seçtim bu soru için. Çünkü çıktığı anda hevesle almıştım fakat bir türlü fırsat bulup da okuyamadım. İnşallah bu yaz okuyacağım. İskender Pala candır. Daha da okumazsam ayıp etmiş olurum.












3. Bir serinin devam kitabı olduğu için okuyamadığın bir kitap.

Bu serinin kitaplarını sanırım 2-3 ay önce aldım. Fakat bildiniz üzere zamanım olmadığı için başlayamadım. İlk kitabı okumadığım için ikinci kitabını da okuyamadım doğal olarak. 

Ama bu seriyi sipariş etmeden önce kitapçıda Telepati'yi görmüştüm. Kapağı olsun adı olsun çok ilgimi çekmişti. O aralar da bu tarz kitaplar okumak istiyordum. Alacaktım fakat bir şekilde vazgeçtim başka kitaplar aldım. Sonra internette gezinirken seri olduğunu gördüm ve elbette çok şaşırdım. İyi ki almamışım, dedim. Sonra da seri olarak sipariş ettim. Alsaydım devam kitabı olduğu için okuyamadığım kitaplar sınıfının biriciği olacaktı. 

Bu da böyle bir anım.



4. Yeni çıkan ve okuyamadığın bir kitap.

Yine bu kitabı da geçenlerde çıkar çıkmaz imzalı bir şekilde aldım. Nasıl bir hevesle hemde. Elbette okuyamadım. Zaten annem elime alır almaz benden aldı ve okumaya başladı. Zaten ince bir kitap içi de söyleşi tarzında olduğu için bitirdi hemen. Ben sadece bakıyorum güzelim kitaba. İnşallah bu da yazın okunacak kitaplar listesinde silinip süpürülecekler arasında bekliyor.









5. Okuduğun kitabını beğenmediğin için o yazardan okuyamadığın bir kitap.

Bu maddeye koyacak bir kitap bulamamıştım aslında. Beğenmediğim her hangi bir kitabın yazarının diğer kitaplarından bahsedecektim sadece. Sonra kitaplığı karıştırırken bu kitapla göz göze geldim! 

Seviyorsanız ve değer veriyorsanız şimdiden özür dilerim. Fakat ben bu yazardan nefret ediyorum. Her ne kadar dindar bir kadın yazar kimliği olsa da sevmiyorum. Hatta o kadar yazar içinde belki de hayatımda ilk defa bir kişiye bu kadar kolay nefretimi ifade ediyorum. Cidden bu konuda fazla kötü hissediyorum. 

Fazla uzatmak istemiyorum bu nedenle kısaca açıklayayım. Annemin "Biraz da dindar yazarlar oku." sözlerinden sonra ben belki on üç yaşlarındayken kitapçıdan bu yazarın iki kitabı ile birlikte birkaç kitap aldık. Bu yazarın "İmamın Manken Kızı" adlı kitabına başladım önce. İsmi dikkatimi çekmişti doğal olarak. Size şöyle söyleyeyim; Ben o yaşımda hiç bilmediğim edepsiz olan ne varsa her şeyi öğrendim. Bir de güzel şeyler öğrenme hevesiyle... Dini anlamda bilgi sahibi olacağım yerde daha da kendimi kötü şeyler arasında buldum. Yani böyle ne yazarlık olunur ne de dindar... Büyük laflar kullanmak istemiyorum. Fakat bu yazarı gerçekten kınıyorum. Bu nasıl bir zihniyet ki kitabın içine böyle şeyler koyabiliyor... Bu nasıl bir kafa yapısı yani!

Kısaca bu kitabı da ne okumak ne de görmek istiyorum. Aklıma geldikçe hala tüylerim diken diken oluyor. Yaşımın küçüklüğü nedeniyle olsa bile, Allah'ın buyruklarını yerine getirmemiz gerektiğini anlatırken güzelliklerden bahsedilerek yapılmalı bana göre, saçma sapan sapkın insanların hayatlarının acizliği ile değil. Bizim dinimiz güzellikler dini, bunu da güzel şeylerle anlatmak en güzeli.

6. Havanda olmadığın için okuyamadığın kitap.

İçimizdeki Şeytan'ı erkek kardeşim Ankara'dan almıştı. Tam sınav zamanlarında başlamıştım sanırım. Başlamama rağmen okuyamadım. Hatta kendimi bildiniz engelledim. Sınavlar, moral bozukluğu malum... Kısaca okuyamadım. En yakın zamanda okuyacağım. Sabahattin Ali dilini en çok sevdiğim yazarlarımızdan beri çünkü. Zaten bütün eserlerini okumak gibi de bir düşüncem var. Bu vesileyle zaten okuyacağım zaten.










7. Çok büyük olduğu için okuyamadığın bir kitap.

Kalın kitaplarla bir sorunum yok aslında. Hatta bu kitap da fazla kalın sayılmaz fakat cep boy olmasına rağmen bu kitabı seçtim.

Pek emin değilim ama sanırım Ahmet Ümit'in Sultanı Öldürmek adlı kitabına başlamıştım. O fazlasıyla kalın ve büyük bir kitaptır bilirsiniz. O kitap arkadaşımındı. Sınavlar falan derken okuyamayacağım diye korktum. Kıza da ayıp olur uzun süre elimde beklerse diye düşünüp yarım bırakıp vermiştim. 

Bu kadar da mükemmel bir ödünç kitap alıcı sonra da verici bir kitap kurduyumdur.




8. Kapağını beğenip aldığın ama hakkında kötü yorumlar görüp okuyamadığın bir kitap.

Böyle bir kitabımın olmasına imkan yok. Çünkü bir kitabı kapağına göre yargılamam. Genelde araştırmadan da almam. Hatta genelde ben beğenmem ama yorumlar iyi olur. O yüzden bu bölümü biraz değiştirerek cevap vereceğim.

Sinestezya'nın kapağı harika gördüğünüz gibi. Konusu ile de ilgilenmeme rağmen içeriği cidden berbat. Bu tarz içerikleri hiç beğenmiyorum. Gereksiz geliyor bana. Hatta Empati'yi de okumayı bırakmıştım bu yüzden. Zaten April yayınlarının kitaplarını almayacağım artık dedim kendime de.

Yorumları araştırma gereği bile duymadım. Böyle kitapların içeriğinde geçen şeyler cidden gereksiz.




9. Okumaktan çekindiğin kitap.

Oruç Aruoba'nın İle adlı bu kitabınını okumaya çekiniyorum. Hangi kafayla aldım hiçbir fikrim yok cidden. Anlayamamaktan çok korkuyorum kitabı. Yetersiz hissediyorum yani kendimi. Bir hemen okuyup elimden geçirmek istiyorum bir de en son okuyayım falan diyorum. Resmen çekiniyorum!

Bakalım ne zaman okurum. okursam yorumunu yaparım zaten!










10. En uzun zamandır bekleyen kitap.

Benim bu kitaptan da uzun zamandır bekleyen kitaplarım var aslında. En az sekiz yıldır bekleyen kitaplarım var yani... Gerçekten kendime çok kızsam da okumaya fırsat bulamıyorum işte!

Fakat bu kitabı seçtim çünkü o kadar eski görünüyor ki gözüme... Artık ben bıktım görmekten yani! Yine bu da beş yıllık falan vardır belki...

Bilemiyorum.







İşte bu kadardı!!! Beğenirseniz yorum yapmayı unutmayın lütfen. Ayrıca bu kitapları okuduysanız hakkında düşündüklerinizi de yazmayı unutmayın. Kendinize iyi bakın!


27 Nisan 2016 Çarşamba

Elimden Gelen Sadece Bu

~

Düşündüğüm şeyleri açık açık paylaşmak benim için de artık bir utanç kaynağı. Evet paylaşmazsam patlayacak gibi oluyorum ama artık gerçekten utanıyorum. Olduğumdan daha güçsüz göründüğümü biliyorum. Her durumda sadece ağlayan hastalıklı bir beyne sahip aciz bir yaratık gibi göründüğümü biliyorum. Ama gerçekten yapabilecek hiç ama hiçbir şeyim yok. En azından ben çözümü bilmiyorum. Kim sorarsa sorsun söylediğimde bir çözüm bulamıyor. Ve o kadar eminim  ki sırf vicdanlarını rahatlatmak için sorduklarından.

Ve bir o kadar da mutsuzum ki... İçimdeki bu hüznü ve nefreti atabilmek için acıyı hissettiğim yere bir bıçak saplamak istiyorum. Onu yok ederken kendimi de öldüreceğim belki ama ne olursa olsun ondan kurtulmak istiyorum. Ölümü göze alarak hemde.

Durumum umutsuz değil belki. Fakat ben kendimi umutsuzluğa, karamsarlığa sürüklüyorum. O kadar alıştırmışım ki omuzlarımdaki yükleri olduğu gibi yüklenecek bana destek olacak teselli edecek birine ne zaman bir yardım eli uzatılsa elini itip sarılmak istiyorum. Sonra ise hayal kırıklığına uğruyorum. Çünkü o el bana nezaketen uzatıldı. Gerçekten benim içim bile değil. Kendi vicdanı için.

Gerçek olan tek şey gözyaşlarım. Engelleyemediğim, her an her yerde kendini gösterebilen, acımasız, hırçın, sessiz gözyaşlarım...

Yüreğimden bir şeyler kopuyor. Her gün doğumunda ve batımında. Her dakika. Her saniye. Her an.
Engelleyemiyorum. Yaptığım şey sadece ağlamak. Benim dolduramadığım bir yerleri başkalarının hataları ile örtmeye çalışıyorum. Bahanelerim hazır. Çünkü bu yüzden... Çünkü şu eksik... Çünkü o yok...
O kadar kolay ki benim için bahane üretmek. Ama gözyaşlarıma anlam veremiyorum. Neden sorusuna bir yanıtım yok.

Biri çıkıp gelse gece gece neden burada oturmuş ağlıyorsun, dese. Benim bir yanıtım yok. Ama bahanem çok. Çünkü mutsuzum demek kolay. Ama neden? NEDEN?

Neden bir aciz gibi buraya, beni hiç tanımayan, beni belki de sevmeyen ya da bunu okuma zahmetine girmeyen, belki de okuyunca bana acıma duygusunu bile göstermeyecek bu insanlara neden sığınıyorum? Neden oturmuş böyle acizce ağlıyorum. Soruyorum kendime, gerçekten bunu defalarca yapıyorum. Beni seven, beni dinleyen kimse mi yok? Beni anlayabilecek bana değer verecek kimse mi? İçli çekişlerim duvardan yüzüme yansıyınca o duyguyu tekrar hissediyorum. Çünkü artık utanıyorum. Artık birisi nasılsın, diye sorduğunda cevap verememekten utanıyorum. Karşımdakine değer verip her ne kadar iyi olmasını istesemde çok mutlu olduğunu duyduğumda canımın yanmasına engel olamamaktan çok utanıyorum. İçlerinde ne yaşadıkları umurumda değil ama ben dışımda bile ölü gibi görünürken onların keyifli anlarını paylaşmalarından nefret ediyorum ve bunu düşündüğüm için utanıyorum. En yakın arkadaşıma ağlamaktan utanıyorum. Biliyorum yoruyorum sizi ama cidden utanıyorum. Kötü olmaktan, mutsuz olmaktan çok utanıyorum. Beni her aradığınızda ağlamaktan çok utanıyorum. Dertlerimin bir gün son bulacağını bildiğim halde ölecekmiş gibi hissetmekten kendini alıkoyamayan ruhumdan çok utanıyorum.

Herkesi üzüyorum. Üzüldüğüm için üzüldüklerini biliyorum ama inanın bende böyle olmaktan hoşnut değilim. İki gün sonra güleceğim halde böyle davranan beni bende sevmiyorum. Sırf üzüldüğüm için belki de yaşadığınız güzel anları benden saklama gereği duyuyorsunuz. Bunun için de çok üzgünüm.

Ama kalbim öyle çok ağrıyor ki... Dayanamıyorum. Bu psikolojik bir ağrı mı yoksa gerçekten hissediyor muyum? Emin değilim. Ama ölecek gibi hissettiriyor. 

Bir kişiye, bir olaya bir ana kızgın değilim. Ben kendime kızıyorum. Her şeyin tek suçlusu benim. Bunu bilmek ve sorunu çözememek beni çok çok çok üzüyor. Başkalarından çözmesini beklemek beni çok kırıyor. Umutsuzca oraya buraya yazmak ve umut aramak beni öldürüyor.

Bu ne bir intihar mektubu ne de bir itiraf yazısı. Sadece hissettiklerimi paylaşmak istiyorum. Kimsenin görmeyeceğini, umursamayacağını bilsem de... Elimden sadece yazmak geliyor. Üzüldüğümde ve sevindiğimde yaptığım gibi yapabildiğim gibi sadece yazıyorum. Benim elimden daha fazlası gelmiyor.

Ben artık dayanamıyorum. Pes edecek cesaretim de olmadığı için sadece öylece bekliyorum. Birinin gelip bana yardım etmesini... Belki de yükümün bir kısmını sırtlamasını... Ne bileyim  bana iyi gelecek tesellilerde bulunmasını... Bekliyorum. Sadece bütün utancımla, acizliğimle, yalnızlığımla, gözyaşlarımla... Bekliyorum.

Ölüm beni bu acıdan kurtarana kadar... O kurtarıcı eli görene kadar... Samimi bir anlıyorum sözcüğümü durana kadar... Bekliyorum. Yüreğim acıyarak, ellerim titreyerek, başımı önüme eğmiş, öylece bekliyorum.

Daha fazlası elimden gelmiyor. Paylaştığıma pişman olacağımı bile bile bekliyorum. Özür dilerim.

22 Nisan 2016 Cuma

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları| Kitap Yorumu |


Bu kitabı bitireli kaç gün oldu bilmiyorum ama en az bir hafta oldu sanırım. Kitaba karşı çok belirsiz duygular besliyorum. Açıklamadan önce biraz konusundan bahsedeyim.

Ana karakter Jacob'ın büyük babası küçükken savaş yüzünden ailesini kaybetmiştir. Daha sonra bir yetimhaneye yerleştirilmiştir. Fakat savaşmak için yetimhaneden ayrılmıştır. Yetimhane ile ilgili tuhaf anıları olan Abraham torununa da bu tuhaflıkları anlatır. Başlarda inanıp ilgiyle dinleyen Jacob daha sonra bunların gerçek dışı olduğunu düşünmeye başlar. Oysaki büyük babası oldukça ciddidir. Jacob gerçekleri öğrenme amacıyla işe koyulur. Ve hikaye bu şekilde gelişir.

Doğrusu kitabın çok büyüleyici ve etkileyici bir kurgusu olduğunu düşünmüştüm. Çünkü kapağı, cildi, görüntüsü çok hoş! Fakat kurgusu o kadar da farklı gelmedi bana. Evet farklı ama dili o kadar yalın ki o gizemli havayı bir türlü alamadım. Beni etkilemedi diyorum çünkü ben genelde yaşamla ilgili besleyici kitapları daha çok seviyorum. Bu kitabı okurken yaşamadım sadece okudum.

Buna rağmen birçok yerde çok şaşırdım ve heyecanlandım. Büyük babası ile ilgili gizemler olsun, hayatındaki insanların gerçek yüzleri gibi tuhaf yerler olsun çok şaşırdım. Beni şaşırtmayı başardı ve merak içinde bıraktı.

Tüm bunların aksine beni rahatsız eden nokta aslında bunlar değil. Kitapta birçok resim var. Yetimhanedeki tuhaf çocukların garip resimleri falan hepsi var. Fotoğraflar çeşitli yerlerden bulunmuş fotoğraflar. Koleksiyon sahiplerinin adı da zaten kitabın sonunda verilmiş. Beni rahatsız eden şey şu: Yazar buradaki fotoğrafları toplamış ve fotoğraflara göre bir hikaye kurgulamış. Ama bana o kadar uydurma geldi ki hikaye bu fotoğraflardan sonra kitaba bu yüzden ısınamadım. Bazı fotoğraflar bana göre çok alakasızdı. Bir şeyden bahsediyorlar hemen diyor şu fotoğrafı hatırlıyorum gibi.

Ben bu yüzden beğenemedim. Bir de spoi olur mu bilmiyorum ama kitabın sonlarına doğru bir çiftin fotoğrafı var. Kız gerzek gerzek bakıyor çocuğa ama aşk ile bakmış, o zamanlarda çok güzelmiş gibi aktarılıyor. Fakat bahsedilen kızın bundan önce sanırım iki yerde daha fotoğrafı geçiyor. Toplamda üç fotoğraftaki kız da birbirinden farklı. Kızın şu anki hali 15 yaşında diyelim -atıyorum o civarlarda- son halimdi dediği hali en az 30 yaşında. Kısaca fotoğraflara uyduracağım diye yazar birazcık saçmalamış bence. 

İkinci kitabı da çıktı. Merak diyorum ne olacak diye almak istiyorum ama kitabı da beğenmedim gibi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Beğenmedim demiyorum. Merak ediyorsanız okuyun ama ben bu tarz şeyleri fark ettim ve kandırılmış hissettim.

Ayrıca kitabın filmi de çıkacak! Filmini izlemek istiyorum her şeye rağmen.

Bu kadar işte! Başka kitaplarda görüşürüz!

MARSLI | Kitap Yorumu |



Hava sıcak olmasına rağmen ayaklarım üşüdüğü için çoraplarımı giydim, geldim şimdi kulağımdan -darling song - Purple Rain yorum yapmaya hazırım!

Aslında değilim ama siz öyle gibi düşünüp okuyun da rezil olmayayım.

Marslı'yı okuyalı neredeyse bir ay oldu fakat yorum yapamadım. Pek canım istemedi doğrusu. Zaten herkes okudu ben yorumlasam ne yorumlamasam ne, diye düşündüm. Fakat sonra dedim "Büş Tarzı" olur. Sana ait olur. Aman eline mi yapışır canım yazıver, dedim. Buradayım.

Andy Weir'in kaleme aldığı bilimsel verileri bolca içeren fakat benim gerçekliğine pek de güvenemediğim bir Bilim-Kurgu kitabıdır Marslı. Bizim astronotumuz Mark Watney uzayda mahsur kalır. Ve umutları tükendiği her anda yeniden ayaklanıp yaşamak için mücadele etmeye çalışır.
Konusu bu şekilde işte zaten gerisini siz okursunuz.

Bence oldukça güzel bir kitaptı. Mark'a bayıldım! Adam çok komik, zeki ve cidden çok azimliydi. Ben olsam çikolatalı sütümü içerek ölümü beklerdim. Ama adama helal olsun valla sıkı çalıştı!

Kitabın bence en önemli özelliği çok gergin ve can sıkıcı global bir sorunu esprili bir dille anlatılması. Karaktere üzülmek yerine kahkahalara boğuluyorsunuz. Kitabı ben çok sevdim. Ama keşke okur okumaz yorumunu girseydim. Bitirdiğim zamanki heyecanımdan eser yok şimdi. 

Yine de herkese olmasa da öneriyorum. Bence okunması gereken çok farklı bir kitap. Bir kere kitap uzayda geçiyor daha ne istiyorsunuz! Ayrıca kitabın filmi de var. İzledim bende. Yapılabilecek en iyi şekilde yapılmış film. Zaten okuyunca kitap gibi değil de film gibi hissediyorsunuz.

Okuyun okuyun. Marslı bu! Herkes okusun.

21 Nisan 2016 Perşembe

Hayallerimdeki Aşk

Hayallerime girdin dün gece. Garip bunu rahatlıkla anlatmam çünkü başımı yastığa ne zaman koysam geliyorsun zaten. Anlatmak utanç verici fakat yazarken sıkılıyorum. Çünkü alıştım bu duruma. Tekrarlamak yorucu.
Geldin. Neden geldin, diye sordum sana.

"Gelmemi istemiyor musun?"
"Buradayım işte."
"Gideyim mi?"
Geldin ama bu sen, sen değilsin ki, dedim.
"Neden?"
Sen değilsin çünkü gerçek sen bu kadar çok konuşmaz, sorgulamaz. Tamam der ve gider. Madem istemiyorsun giderim, derdin sen sen olsan.
"Ama benim gerçek ben olmamı değil, hayallerindeki ben olmamı istiyorsun."
Hayallerimdeki sen çok güzel ama gerçek sen beni daha mutlu ediyor. Acımasızca biliyorum ama gerçek seni sevmiyorum. İstediğim şey sadece hayallerimdeki sen.
"Biliyorum."
Ama benim bildiğim daha çok şey var. Seni sevmiyorum. Ama seni yanımda istiyorum. Bu çok acımasızca biliyorum, özür dilerim ama gerçekler bunlar. Sense beni delicesine seviyorsun. Fakat benden uzaklaşmaya çalışıyorsun. Hep gidiyorsun. Acımasız olmaktan daha kötü bir şey varsa o da aptallık. Aptalın tekisin. Severken neden gider ki biri?
"Çünkü sevdiği onu sevmiyordur."
Ama sevebilirim. Seni istediğime göre seviyor da olabilirim. Sadece seni sevmek istemiyorum.
"Sen sadece kendini sevebilirsin. Sevgimi kullanmaya çalışıyorsun."
Gitmeni istemiyorum.
"Ama gideceğim."
O halde git! Madem gideceksin hayallerimden, rüyalarımdan, düşlerimden, hatıralarımdan da git! O HALDE GİT!
"Bunu yapmam."
Ama neden?
"Çünkü böylesi sana acı verir."
"Anlamıyorsun değil mi? Ben seni seviyorken sen acımasızca beni sevmediğini söylüyorsun. Bu yaptığın ne kadar can yakıyor tahmin edebiliyor musun? Hayallerinden asla gitmeyeceğim. Beni sevene kadar gitmeyeceğim."
Sen gerçek bile değilsin.
"Ama gerçekten sevdim."
Bunları duymamı istediğin için böyle söylüyorsun. Alçağın tekisin. Gerçek sen asla ne düşündüğünü söylemez ki! O beyin kıvrımlarının içinde neler geçiyor kim bilir. Ama asla dile getirmez.
"Anlamıyorsun."
Anlıyorum. Şimdi defol git. Seni sevmeyeceğim. Bunu yapmayacağım.
"Sevme sorun değil. Ama ben senin hep yanı başında olacağım."

Kendimi ruh hastası gibi hissetmeme sebep oluyorsun. Senden nefret ediyorum. Bunun için gerçekten özür dilerim ama seni sevemem. Sana başka bir şans vermek istemiyorum. Hayallerimdeki sen gerçekten güzelsin ama o kadar. Seni beynimin içindeki adama çeviremem. Senden bunu isteyemem. Git. Lütfen git. Nereye olursa olsun.

Ben gidemiyorum. Yapamıyorum. Bencillik bu biliyorum ama yapamam. Git.

Başımı yastığa koyduğumda aklıma gelen ilk kişi olmaman için, daha ne kadar acı çekebilirim bilmiyorum. Bu yüzden beni seviyorsan git.



























/ R*** S***** filminden ilham alınarak yazılmıştır.


26 Mart 2016 Cumartesi

KAĞIT EV | Kitap Yorumu |


Size yeni bir kitap yorumuyla geldim. Kitabımızın adı: Kağıt Ev.

Carlos Maris Dominguez'in yazıp Seda Ersavcı'nın çevirdiği bu eser zaten çok ince bir kitap olduğu için pek fazla yoruma açık bir kitap değil. Bir novella olan bu kitap hakkında konuşulacak çok şey var aslında. Fakat ben kısaca konusundan bahsetmek istiyorum. Öncesinde ise şunu belirtmeliyim ki kitabın hikayesini benden öğrenseniz de öğrenmeseniz de okumanızı tavsiye ediyorum. Fakat ben konuyu bilmeden başlamak istiyorum diyorsanız lütfen yazının devamını okumayın. Fakat ben ne olursa olsun öneriyorum çünkü kitap tam bir kitap sever kitabı. Biz kitap severler kitaplara çok değer veririz öyle değil mi? Kitapları okşarız, koklarız... İşte burada biraz kendimizi görüyoruz. Hatta bizim çığrından çıkmış halimiz gözler önüne seriliyor.

Kitap bir üniversitedeki akademisyene araba çarpması sonucu ölmesiyle başlıyor. Elindeki şiir kitabını okurken kaza geçiriyor. Daha sonra onun yerine geçen ana karakterin odasına bir paket geliyor. Bu ölen akademisyene gelmiş bir paket olmasına rağmen açma kararı veriyor. Paketin içinden çimento kalıntıları ile kaplı bir kitap çıkıyor. Kitabın başında ise bir not bulunuyor. Akademisyenin birisine hediye edip not yazdığı bu kitabı profesöre geri gönderiliyor. Ve ana kahraman bu işi araştırmaya karar veriyor ve olaylar başlamış oluyor.

Kitabın başında kitapların çok tehlikeli olduğundan bahsediliyor. "Kitaplar insanların kaderini değiştirir." yazıyor ilk sayfada. Gerçekten doğru olduğunu düşünmekle birlikte kitabın gerçekten yaşandığını falan düşündüm başta. Çünkü öyle gerçekçi bir acımasızlığı vardı ki kitabın kendimi gerçek olduğunu düşünmekten alamadım. Kitabı okuduktan sonra anneme anlatıyordum. Lafımı kesip "O sadece bir kitap, gerçek değil ki niçin böyleymiş gibi anlatıyorsun." dedi. Bende o zaman kendime geldim.

Kısaca kitap gerçekten etkileyici. Kitapta okuma alışkanlıkları ile ilgili bilgilere de yer veriliyor. Kitap okurken müzik dinlenir mi dinlenmez mi, mum ışığında kitap okumak daha mı hoş olur, kitapların altı çizilmeli mi çizilmemeli mi gibi bir çok ikiliğe yer veriyor ve bunları yapan çeşitli kitap kurdundan bahsediliyor.

Kitapta en çok etkilendiğim kısım kitapseverlerin yaptığı bazı acayip davranışlardı. Bir arkadaşlarının evine gittiklerinde onun kitaplarına göz atarlar ve hangi kitaplar bende var hangisini okudum acaba hangisini ondan tedarik edebilirim diye gözden geçirirler. Bir eve gittiklerinde ilk önce kitaplıklara gözlerini dikerler ve ev sahibi odadan ayrıldığında hemen kitaplara doğru ilerlerler. Aynı cümlelerle olmasa da bu tarz birkaç satır yazıyordu. Bu psikopatlığı sadece ben yapıyorum sanıyordum ve okuyunca gerçekten büyük bir sırrım açıklanmış gibi hissettim. Fakat benim gibi birçok kişi varmış. Sevindim ve şaşırdım.

Kitap sevmeyen insanlar bu kitabı belki benimseyemezler. Fakat gerçek kitapseverlerin kütüphanelerinin vazgeçilmez bir eseri olacağından eminim. Lütfen bu kitabı okuyun. Bana teşekkür edeceksiniz. Benimde aylardır kitaplığımdaydı, okumaya 12 Mart'da cesaret ettim. Yorumunu da geç yazdım. Okursanız beni de haberdar edin! Keyifli okumalar!

18 Mart 2016 Cuma

SARHOŞ İLE ŞAİR


                   Sarhoş içki bardağına yapışır umutsuzca ben ise mürekkep kutuma.
Sarhoş ne dediğini bilmez zaman geceye akıp anlamsızlaşınca ben ise ne yazdığımı bilmem o anlarda.
Sarhoş düz yolda yürüyemez, limanda dizilmiş tekneler gibi her dalga da bir o yana bir bu yana sallanır.
Ben ise hangi yolda niçin yürüdüğümü bilmem. Yürürüm ama idrak edemem. Beni ya tiz bir fren sesi kendime getirir ya da acı bir çığlık. Yahut bir vakit sonra daldığım rüyadan uyanıp etrafıma bakarım.
Kaybolduğum sokak güler bana bıyık altı. 

Şimdi sarhoşa mı söylenmeli bana mı?
Bende kendi dünyamda başımı alıp da uzaklara giden bir sarhoş değil miyim?
Sarhoş dertleniyor da içiyor.
Eh bende kalemimi alıp yazmıyor muyum mürekkebi yudum yudum içer gibi?

Fakat adam haklı beyler.
İnsan istiyor ki içindeki boşluk dolsun.
Sarhoş genzini yakan şişelerle dolduruyor demek ki içini.
Gerçi içtikçe şişeler boşalıyor. Demek ki o boşluk bir şekilde bir yerlerde ortaya çıkıyor.
Doğru.
Bende yazdıkça yazıyorum da boşalıp duruyor mürekkep şişeleri.
Sayfalar doldukça, anılar yazıya geçtikçe, içimdeki boşluk doldukça şişeler boşalıyor be...

Sarhoşa ben kızıyorum elbet.
"Ne saçmalıyorsun be adam sanki o leş içkiler merhem olacak mı yarana!"
Ama sarhoş da bana gülüyor oradan.
"Senin kafan güzel mi be, sanki yazınca düzelecek her şey.
Bırak böyle boş işleri gel otur masaya, kafanı dağıt."

İnsan soruyor kendine. Haklı mı bu adam diye?
Aman yok kardeşim. İçkiden medet mi umulur hiç.
Tövbe.
Peki diyorum ben ne kadar haklıyım?
Dolmuyor işte.
Hep bir şeyler boş kalıyor.

Ben işin içinden çıkamıyorum. Çözüm kalbimde de dilim söylemeye varmıyor.
Fakat bir şeyi idrak etmek çok kolay.
Eğer hem sarhoşsan hemde şairsen yandın kardeşim.
İçindeki boşluğu doldurayım derken daha çok boşluk bırakıyorsun geride.
Kısacası,
vay haline.
                                                                                        
                                                                                                                                03.10.15

İLK VE EN

Bugün size çok mantıklı bir yazı sunacağım, Allah'ın izni ile. Mantıklı çünkü kalbimi evde bırakıp geldim.

Mantıklıyı seçtim çünkü bence doğru olan bu.

Düşünüp taşınmam gerekti. Henüz taşınamadım fakat fazlasıyla düşünen biri olduğumu bilirsiniz. Bilmezseniz de öğrendiniz.


Korkunç bir tehlikesi olan iki kelime şunlar: İlk ve en.

Olaya şu soru ile başlamak istiyorum. İlklere inanır mısınız?

Biraz garip bir soru oldu değil mi? Diyorum ki ilk olan şeylere karşı bir takıntınız var mı?

"Bana hediye edilen ilk kolye."
"İlk aşkım."
"İlk kez birine sevdiğimi söyledim."

"İlk"e tutuklu kalmak inanın bana göre en korkunç olanı. Bunu söylüyorum çünkü olan bu. İlk okuldaki ilk sevdiğiniz kişi şimdi nerede? Ne yapıyor? Hayır o kim ki? Bir daha karşılaşmayacağınız biri belki. Belki yolunuz kesişecek ve bir tevafuk ki hayatınızı onunla birleştireceksiniz. Hayır ama o şimdi nerede?

Eh hani çok sevmiştiniz? Hani sizin için tekti, ilkti. Eh ama şimdi sen aşıksın değil mi? Şimdikine ölüyorsun değil mi? Ama o ve bu arasındaki fark ne? Kalbin mi değişti? Ah şimdikinden ayrıldın mı? Ne oldu hani evlenecektiniz?

Dostlar... İlk diye bir şey yok.
Dostlar tekrar ediyorum. İlk diye bir şey yok.

Eğer ben ilklere takılı kalan bir insan olsaydım vicdan azabından ölmem gerekirdi.

Yanlışlıkla aşık olduğum ilk aşkım ilk okuldaydı ve doğrusu aşık falan da değildim. Neyse öyle olsam bile bir anlamı yok çünkü benden bir haberi yok. Zaten o günden sonra düzenli olarak her çalışkan örnek öğrencilere ve üst sınıf ağabeylere aşık oldum. Kısaca ben ilk aşkımla hayatımı birleştirecek olsaydım bile onu birçok üst sınıfla aldatmış olurdum ki yaptığım tek şey: "Bu ağabey de yakışıklıymış!" demek.

Eğer bana ilk kitap hediye eden kişinin sevdiğim adam olması isteğinde hastaca bir ilgi kursaydım bana kitap hediye eden sevgili internet arkadaşım Ö***m ile evlenip mutlu bir yuva kurmam gerekirdi ki bana aşık değil. (Belki de onun ilk aşkı değilim diye.)

Evlendiğim beyle cami cami gezip namaz kılmak gibi çok mürteci(!) bir hayalim vardı ki birlikte camiye gittiğim ilk erkek olmasını temenni ediyordum. Lakin beynamaz bir okul arkadaşımı "Gel la iki rekat namaz kıl. Ölürsün kalırsın sonra pişman olursun." diyerek namaza davet ettim. Bu erkek arkadaş yüzünden hayalime ne oldu? He şimdi benim ilkim bu çapulcu kel Mahmut mu? Hayır. Eh hani ilkler diyorsun? Evet diyorum da saplantı yapmayın diyorum. Ha anladım. Anla.

Kısaca ilklere Disney prenseslerinin sahip olduğu gibi sahip olamadığımızdan ötürü biz sadece " Hayırlısı tabi." demekle kalıyoruz. Bence doğrusu da bu. Allah zaten uygun zamanda uygun kişi ile ilkimi nasip eder.

İlkime tüküreyim.

En mi vardı bir de? Ona takatim kalmadı fakat azıcık açıklayayım.

"En"! Kaç tane "En" tanıyorsunuz?

"En güzel kadın!"
"En yakışıklı adam!"
"En iyi araba bende."
"En kıskanılacak aşk bizim."
"Bu benim sahip olduğum en güzel şey."

"Yav he he." diye tabir edebileceğim bir algı var burada. Hacım kime göre neye göre bir enin var senin.

En iyi koca da benimki mesela ama daha onu bulamadım. Ama eminim en olan benimki olacak. Hayır benim çünkü. Ben en iyilerine layığım. EN. EN ANLATABİLDİM Mİ?

En diyerek en'leştirdiğiniz size göre en olup bana göre ise "ay beğendiği kız bu buymuş ayol" diyerek gıybet yapacağım bir insandan bahsediyoruz.

Senin enin kim? Erkekse çıksın karşıma! Çıksın da kapışalım.

Hayır bu mudur yani? Sevdiğiniz ilklerinizi enleştirmeniz gayet normal de enleştirmek bende bayağı bir kilo yapıyor dostlar bunu da biliyor muydunuz?

Herkesin eni boyu kendinedir. Sizin olan zaten sizin eninizdir. Sizin değilse fazla en demeyin maazallah birisi kapar sonra ensiz kalırsınız. Demedi demeyin.

Aşkın karaktersizliğinin anlatıldığı başka bir yazıda görüşelim mi? Aylardır yazmak istiyorum da kendi karaktersizliğimden sıra gelmedi maalesef. Görüşmez üzere. Ensiz ve ilksiz kalın hep öyle anılın. Selametle...

28 Şubat 2016 Pazar

Komik Bir Hikaye | Kitap Yorumu |

Hayatımın en iyi kitabından birini dün okudum ve bitirdim. Gerçekte yazarın mı benimle aynı düşündüğünü yoksa ana karakterin mi öyle olduğunu bilemiyorum. Çünkü yazarın oluşturmuş olduğu karakter kesinlikle içimizden biri. Biraz daha kafayı takarsam onun gerçek bir insan olduğunu falan düşünebilirim.



Komik Bir Hikaye gerçekten harikaydı.

Kitap depresyonda olan bir çocuğun hayatını anlatıyor. Kurgusu ve geçen konuşmalar çok zekice yazılmış. Depresyonu o kadar güzel anlatmış ki Ned abimiz, mest oldum ve depresyonda olduğumu anladım (Ben çok ciddiyim.).

Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Kitapta çocuk depresyonda, dayanamayacak hale geliyor ve intihar etmek istiyor. İntihar etmek istemesini çok iyi anlıyorum ve sebepleri gerçekten çok mantıklı. Bunu samimiyetimle dile getiriyorum bakın. Ölmek istemesini anlıyorum. Eğer çocuk kitabın sonunda ölseydi bunu gerçekten mutlu son olarak tanımlardım. Ciddiyim. Fakat tedavi görüyor, hayatına bir şekilde yön vermeye çalışıyor, seçimler yapıyor ve yaşamaya karar veriyor. Kitaptaki son kelime "Yaşa"ydı.

Fakat ölmeyi yaşamaya göre daha uzun, derin ve mantıklı açıklamış yazar. Gerçekten anlıyor musunuz bilmiyorum ama bence ölmesi daha mantıklıydı karakterin. Hayattan kopmasını değil, hayat ile bağlarını koparmasını istedim, tıpkı kendim için istediğim gibi.

Sanki karakter "Yaşa!" derken ölüyorum, der gibiydi. Ve bir sayfa daha olup olmadığını da kontrol etmek istedim. "Yaşamaya karar verdi fakat tüm bunlara rağmen dayanamadı ve iki sene sonra kendini okulunun çatısından attı." gibi bir cümle okumayı bekliyordum. Bakın çok ciddiyim.

Ama bu olmadı ve kitap kusursuz bir şekilde bitti ve hayatımın kitabı olmaya hak kazandı. Fakat bir şey öğrendim. Kitabın yazarı Ned Vizzini 19 Aralık 2013'te ebeveynlerinin yaşadığı binanın çatısından atlayarak intihar etmiş.

Yaşa'mamızı söyleyen bu yazar depresyondaydı ve sonra hayatına son vermeye karar verdi. Ölümün daha mantıklı olduğunu açıkladığı halde Yaşa'mamızı söyleyen bu yazar şu an hayatta değil.

Diyecek bir şey yok, size ölmenin daha mantıklı olduğunu söylemiştim.
Kitap harika, her şeye rağmen Vizzini de harika. Ernest Hemingway gibi Sylvia Plath gibi Ned Vizzini de harika.

Umarım bende harika bir insan olurum.

Her şeye rağmen yaşayın fakat ölüm gerçekten daha mantıklı. Fakat ölüm bir seçenek değil.

Yağmurla Gelen Mutluluk | Kitap Yorumu |

Arkadaşlar bu kitap bir harika! Harika! Gerçekten denilebilecek bir şey yok, kuşkusuz hayatımın en güzel kitaplarından biri.

Amber L. Johnson'ın yazdığı bu kitabı herkese öneriyorum. Herkes bu hikayeyi okumalı, herkes bilmeli. Gerçekten benim için çok anlamlı bir kitap oldu, sizin için de öyle olacağına eminim.

Kitabın çok anlamlı bir konusu var. Colton özel bir çocuk, gerçekten çok özel bir çocuk. O otizmli. Lilly ise kendini "sıradan ergen"lerden birisi olarak tanımlayan bir kız. Birbirlerini küçüklükten beri tanıyan bu iki genç yıllar sonra tekrar karşılaşırlar. Lilly, Colton'ın bu durumu ile yüzleşmeye karar verir ve Colton'u kazanmaya çalışır.

Öyle tatlı, öyle anlamlı bir hikayesi var ki gerçekten sizi büyülüyor ve olayın içerisine sürüklüyor. Lilly gerçekten okuduğum en cesur karakterlerden birisi. Kıza resmen bayıldım! O kadar çok sevdim ki, oturup bir kahve içmek istiyorum resmen!

Colton için yaptıklarını kimse yapmaz bence, kimse bu kadar sabırlı davranmaz. Bu bana göre çok cesurca. Çünkü anlayacağınız üzere Colton trip atıp, naz yapabileceğiniz çocuklardan değil. İmaları bile anlamıyor. Onun için her şey net ve dürüstçe olmalı.

Ayrıca ikisinin arasındaki kimyayı da çok sevdim. Colton'ın dürüstlüğü, ikisi arasında geçen diyaloglar harikaydı.

Kitaba ba-yıl-dım! Herkes okusun! Şiddetle öneriyorum. Bu çifti ben çok sevdim. Sizde seversiniz umarım. Lütfen okuyun ve benimle paylaşın! Hoşça kalın...

Lola ve Komşu Çocuk| Kitap Yorumu |

Bu çok meşhur kitap ile yorumlama yapmaya devam!
Meşhur... Evet... Herkes okudu ve çok beğendi. Bense...
(Spoilır vermiş de olabilirim vermemiş de olabilirim. Emin değilim. Lütfen bunu gözeterek okuyun.)



Öncelikle kitabın içeriğinden bahsedelim biraz.

Lola adında farklı, değişik, ilginç diyebileceğimiz ana karakterimiz ve sevimli komşu çocuk Cricket arasında geçen basit bir hikayeyi konu alıyor kitap. Basit diyorum çünkü saf yada masum değil. Güzel de demek istemiyorum. Normal ve basit daha güzel duruyor bence. Lola iki yıl önce Cricket tarafından bir şekilde hazana uğratılmıştır -ki Cricket'in bir suçu falan yok bence- ve Lola kendini bir şekilde toparlayıp iş arkadaşları, ailesi ve sevgilisi ile düzenini kurup kısmen huzurlu bir hayat sürmektedir.

Aslında ana konu bu iki gencimizin aşkı fakat kitabın sonlarına doğru ikisini okuyoruz. Çünkü sevgili salak Lola'nın kendinden daha işsiz bir sevgilisi var.

Ya kitaba sinir oldum! Böyle kitaplara zaten hep sinir oluyorum. Nedeni şu: "Salak ana bayan karakter başka erkeklerle takıldıktan sonra o mükemmel ana erkek karakter prensimizi hak etmediği halde elde eder ve mutlu son." Bu durumdan nefret ediyorum. Hiçbiri hak etmiyor. Bence Lola'da hak etmiyor.

"Harika!" Bayıldım!" Çok tatlı!" yorumlarını bu kitap için şiddetle kullanmıyorum.

Cricket karakteri çok tatlıydı. Gerçekten çocuğu çok beğendim. Fakat Lola... Ayrıca ailesinin durumu. Doğrusu Cricket'in ikiz kız kardeşi bile Lola'dan daha iyiydi.

Ana karakterini sevmediğim bir kitabı nasıl sevebilirim ki? Buna rağmen haksızlık da etmek istemiyorum. Fakat hiç de gerçek dünyadan bir hikaye değildi. Her şey çok yapma ve şekerden yapılmış Hansel ve Gratel evi gibiydi. Çok fazla yapmaydı kısaca. Bu yüzden hikayenin içinde kendimi hiç ama hiç göremedim.

Stephanie Perkins ablanın yazdığı bu kitabı fazla yanlı ve fazla "benim gibi düşünün" şeklinde düşünerek yazdığını düşünüyorum. Yani kendi fikirlerini bize "normal"miş gibi empoze ettiğini düşünüyorum. Tabi bu başka bir konu. Fakat böyle olduğunu bilseydim kesinlikle bu kitabı almazdım fakat internetten aldığım için içini inceleme imkanı bulamadım.

Fakat hikaye sevilesiydi. Bu yüzden merak edenler okuyabilir. Yine de bu yazar ablanın başka kitaplarını almayı veya okumayı düşünmüyorum. Çocuklarıma da güzel bir miras değil bence.

Garip ve isyan dolu bir yorum oldu, biliyorum. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sizde okuduysanız veya okumak istiyorsanız düşüncelerinizi benimle paylaşabilirsiniz!


Zaman İpliği | Kitap Yorumu |

Bugün okuduğum kitapların toplu bir yorumunu yapmaya karar verdim. Ayrı ayrı yorumlayacağım ama aynı zaman diliminde yayınlayacağım için bu şekilde söylüyorum.

İlk kitabımız: Zaman İpliği



Kitabın konusu şu şekilde: Ana kahramanımız ağabeyi Simon'ı kaybediyor. Oldukça trajik bir kayıp bu. Daha sonra kahramanımız kendini toparlayamıyor ve hatta psikolojik rahatsızlıklar yaşıyor. Ağabeyine olanları, yaşadıklarını bize basit bir dille anlatıyor.

Kısaca böyle işte. Kitap Pegasus Yayınları'ndan çıkmış. Fakat gerçekten aşırı derecede yazım hatası vardı. Editörleri kim bilmiyorum ama direk çevirip düzenlemeden yayınlamışlar gibi. Hiç ama hiç memnun kalmadım bu yüzden.

Zaman İpliği'ni aslında ben yorumlamak istemiyordum. Çünkü kitabı gerçekten okudum gibi hissetmiyorum. Kitap hakkında yapılan yorumlar -elbette yabancı yorumları kastediyorum- olsun kitabın bu kadar adını duyurması olsun... Daha büyük beklentiyle başladım. En azından dokunaklı bir kitap okuyacağımı düşündüm, fakat böyle değildi. Belki de orijinal dilinde daha iyidir.

Kitabın içerisinde işaretlediğim ve beğendiğim birkaç cümle var. Fakat bence kitapta derin anlamlar falan yoktu. Doğrusu bir kez daha okumak istiyorum kitabı. Hani belki anlamamışımdır, kafam doludur da almamıştır belki diye düşünüyorum.

Kısaca kitabı ne beğendim ne beğenmedim. Beğenmedim demek kesinlikle kitaba haksızlık sayılır. Beğendim demek ise bana haksızlık sayılır. Bu nedenle kitabın pek de beklentileri karşılamadığını düşündüğüm için "okusanız da olur okumasanız da", "okumazsanız pek bir şey kaybetmezsiniz" şeklinde yorumlayıp "aslında hoş kitap" diyerek konuyu kapatıyorum.

Sevdiğim bir kaç alıntıyı da yazıp gidiyorum.

"İnsanlar sizi DELİ olduğunuzu düşünürse yaptığınız her şey, düşündüğünüz her şey DELİ damgası yer." /220

"Her ceza suça karşı bir hakarettir." /265


13 Şubat 2016 Cumartesi

Bir Gün Beni Ağlayacaksın'ın Yazarı İle Röportaj Yaptım!

Merhaba! Günlerdir herkesi merakta bıraktığım röportajı sonunda yayınlıyorum. Daha önce hepinizin bildiği gibi blogda yorumlamıştım ve sizlerde yoğun ilgi göstermiştiniz.

Benim yakından takip ettiğim bir yazar ve kitabı benim için çok anlamlı. Zaten ne kadar ilgi çekici ve gizemli olduğu ortada...

Ben ikinci röportajımı bir yazarla yapacaktım. Elbette başta aklıma kimse gelmedi sonra bir anda Tunç İlkman geldi. En son okuduğum Türk yazar Tunç İlkman'dı, hakkında merak ettiğim birçok şey vardı. Tereddüt ettim fakat yine de mesaj atıp, isteğimi belirttim. İnanılmaz bir samimiyetle kabul etti ve bende sevinçten deliye döndüm!

Sonuç olarak sizlere bu gizemli adamla yaptığım röportajı sunmaktan onur duyuyorum. Sevmeyi Bilen Adam'la bu röportajı yapmak paha biçilemez bir değere sahip bende...

Umarım seversiniz. Lütfen yorum yapmayı unutmayın! Herkese bu kadar beklediği için teşekkür ederim!

Röportaj için: Tık (Site kapandı.)

İkinci röportajımı Sevmeyi Bilen Adam ile yaptım. Kelimeleri, cümleleriyle daha anlamlı hale getiren, aşkın ne kadar büyüleyici ve bir o kadar da can yakıcı olduğunu hatırlatan buna rağmen sevmenin lügatına yeni bir anlam katan adamla konuştuk. Hepinizin yakından takip ettiği Bir Gün Beni Ağlayacaksın'ın yazarı Tunç İlkman ile sohbet ettik.
Neler konuştuk neler! Bakalım neler konuşmuşuz.

B: Öncelikle taklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Kendinizden bahsederek başlar mısınız?
Tunç İlkman: Sıradan bir insanım hiçbir özelliğim yok, yazmaktan başka.

B: Belki yaşınız, işiniz gibi şeylerden biraz daha bahsedebilirsiniz okuyucularınıza.
Tunç İlkman: 27 yaşındayım, mimarım.

B: Yazmaya ne zaman başladınız?
Tunç İlkman: Ortaokul yıllarımdan beri yazıyorum, yazmayı hiç bırakmadım.

B: Bu gerçekten çok güzel. Pekala kitabınızın hikayesi tam olarak nedir?
Tunç İlkman: Üniversite yıllarında bir kızı sevdim. O da beni sevdi sandım. Hiçbir zaman sevgili olamadık ama çok özel bir arkadaşlığımız vardı. Sonra bir gün çekip gitti. Bir daha da haber alamadım. Ona ne kadar aşık olduğumu öyle fark ettim. O günden beri onun için yazılar yazıyorum. Kitabım da bu yazıların bir kısmından oluşuyor.
Kitaplara çok düşkündü. Yeni çıkan kitapları hep takip ederdi. Belki bu şekilde karşısına çıkar ve o dönemde söyleyemediklerimi öğrenmesini sağlarım diye umdum.

B: Bu çok etkileyici bir hikaye. Bundan sonraki soracağım birçok soruya da cevap oldu söyledikleriniz. Yazılarınızı yayınlamaya bu şekilde mi karar verdiniz?
Tunç İlkman: Evet. Okuyan Us takip ettiğim bir yayıneviydi. Onlara defterimi gönderdim. Olduğu gibi basmaya karar verdiler. Hayalim gerçek oldu.

B: Bu gerçekten çok güzel. Anladığım kadarı ile sevdiğiniz kadına ulaşmak için yayımlatmaya kadar verdiniz bu kitabı. O halde niçin tabiri caizse kendinizi gizliyorsunuz? Bu, durumu zorlaştırmaz mı?
Tunç İlkman: Kendimi gizliyorum çünkü maksadım kitabın ilgili kişiye ulaşması. Ünlü olmak değil. O nedenle burada esas göz önünde olması gereken, yazdıklarım. Ben değil.

B: Anlıyorum. Peki kitabınız çıktıktan sonra hayatınızda değişiklikler oldu mu? Olduysa ne gibi?
Tunç İlkman: Hayatımda hiçbir değişiklik olmadı.

B: Okuyucuların kitabınız hakkındaki görüşleri nasıl? Bu konuda nasıl hissediyorsunuz? Bu yoğun ilgi sizi mutlu ediyor mu?
Tunç İlkman: Görüşler harika. Kendi defterleri gibi okuyorlar, kendi unutamadıklarını hatırlıyorlar, birbirimize destek oluyoruz. Yalnız hissetmiyoruz. Bu bağ beni çok mutlu ediyor.

B: Bu kişilerin içinde bende varım, inanılmaz bir atmosfer gerçekten.
Tunç İlkman: Aşk inanılmaz bir şey çünkü.

B: Ben sizi "Sevmeyi Bilen Adam" diyerek tanımlıyorum. Eminim birçok okuyucunuz da benim gibi düşünüyordur. Bu konu -sevmeyi bilmek- hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tunç İlkman: Sevmeyi bilmek karşılık beklememektir bana göre.  Kendi içinde, sessizce, susarak sevmek ve bununla yetinebilmek. Elbette çok üzücü bir şey çünkü karşılık bulduğunda doyasıya yaşamak var işin içinde. Ama bunu yaşayamamaktan ötürü karşı tarafı suçlu bulmamak ve sırf o var ve sana bu duyguları yaşatabiliyor diye ona hayran olmak... Sevmek böyle bir şey.

B: Bu aşkı anlamlı kılan belki de uzak olması. Siz ne düşünüyorsunuz?
Tunç İlkman: Eski ozanlar ne demiş: Kavuşursan meşk olur, kavuşamazsan aşk olur. Evet aşk bambaşka bir şey. Aşk fiziğe aykırı, tamamen gönülle alakası, Allah'ın bize bahşettiği en güzel duygulardan biri. Tabi taşıyabilirsen.

B: Kelimeleriniz çok dokunaklı. Kitabın yorumunda yazmıştım: "Okuyunca bitmiyor, bu aşk adeta okuyanın içinde yaşamaya başlıyor." Peki sizin içinizdeki aşk kitaptan sonra bir değişim gösterdi mi? Sakıncası yoksa biraz bahseder misiniz?
Tunç İlkman: Ben hala ilk günkü gibi seviyorum. Değişen tek şey, o dönem bir umudum vardı. Şu an yok. Kitaptan önce de böyleydi, sonra da. Artık benim umudum, o dönem ki asıl hislerimin karşı tarafa ulaşması. Onun bunları okuyunca bana koşarak gelmesi değil. Çünkü aşk  o kadar güzel bir şey ki, anlatılmayı hak ediyor.

B: Yani gelip karşınıza çıksa hiçbir şey söylemez misiniz? Sahi gelse ne yapardınız? Sanırım ben mutluluktan ağlardım.
Tunç İlkman: Sanırım ben de. Bilemiyorum.

B: Bu yaşadığınız şey çok değerli. Bizimle paylaştığınız için tekrar teşekkür ederim.
Tunç İlkman: Asıl ben teşekkür ederim, beni anladığınız için.

B: Peki duygularınızı yazarak anlatmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?
Tunç İlkman: En azından tarif etmeye çalışıyorum evet.

B: Pekala. Size, kitabı okuduğumda gerçekten çok merak ettiğim bir şeyi sormak istiyorum. Kitabın sonlarına doğru "Farkında mısın? Hayatında ben eksiğim." yazan sayfanın sol alt köşesinde bir mürekkep lekesi var. Baskı hatası gibi görünmüyor. Fark ettiğimde beni çok heyecanlandırmıştı. Samimi ve gerçek geldi. Merak ediyorum bu leke nasıl oldu? Elinizde kitabın ilk baskısı varsa hemen bakabilirsiniz. Bunu fark eden tek ben olmaktan korkmuyor değilim.
Tunç İlkman: Benimkinde yok. Böyle bir baskı gerçekten çok zor bir iş. Hiçbir kitap birbirinin aynısı değil, biliyor musunuz? O kadarını anlayışla karşılamak lazım, daha önce hiçbir matbaa böyle bir şey yaşamamıştı.

B: Gerçekten inanılmaz. O halde kendimi şanslı saymalıyım çünkü bu sizin yazdığınız kaleme ait aynı mürekkep lekesi.
Tunç İlkman: Olabilir, bazılarında düzeltilmiş bazılarında kalmıştır.

B: Okuyan Us'u da bu konuda kutlamak lazım. Büyük bir cesaret gösterdiler ve inanılmaz bir şeyi bize sundular.
Tunç İlkman: Kesinlikle...

B: Ayrıca bir sayfada yazılar gölgeli çıkmış ve yine bu da aynı şekilde beni inanılmaz derecede heyecanlandırdı. Gördüğüm an tebessümlerime hakim olamadım. El yazınızı görmek zaten bize sizin samimiyetinizi direk aktarırken bu tür şeyler beni çok etkiledi. Aynı samimiyeti sizde okuyucuların ilgisinden sonra hissettiniz mi?
Tunç İlkman: Evet bazen kitapçılara gidip kendi kitabımı elime alıp inceliyorum. O an çok şaşırıyorum. Kendi yatağımda, kendi odamda, kendi kalemimle yazdığım şeyler aynen orada duruyor. Herkes okuyabilir. Bazen bu çılgınlık gibi geliyor bana. Ben kitabımda çok samimiydim, doğal olarak okur yorumları da samimi geliyor bana.

B: Kitabı okuduğumda bende aynı samimiyeti  hissettim. Gülümsetirken ağlattı.
Tunç İlkman: Aşk da öyle yapmıyor mu zaten?

B: İşte sizin bize kitabınızda hissettirdiğiniz şey tam olarak "Aşk". Sevmeyi biliyorsunuz derken boşa konuşmamışım o halde.
Tunç İlkman: Demek ki...

B: Sorularla devam edelim. Anladığım kadarı ile yazmayı seviyorsunuz. Peki okumayı? Okuyucularımız da bunu benim kadar merak ediyorlardır eminim.
Tunç İlkman: Okumayı tabi ki seviyorum. Hatta en sevdiğim yazar Barış Bıçakçı. Onun kitaplarını da okurlarıma tavsiye ederim.

B: O halde bu tavsiyeye bende uyacağım. Sevdiğiniz tür falan var mı yoksa ne olursa okurum diyenlerden misiniz?
Tunç İlkman: Roman okuyorum genellikle. Ama aşktan ziyade dostluğu anlatan romanlar. Bir de bilim kurguyu çok severim.

B: Belki de aşk romanları hissettiklerinizden sonra gerçekçi gelmiyordur. Olabilir mi?
Tunç İlkman: Öyle bir şey demek haddime değil. Her aşk kendi içinde doğru ve gerçekçidir.

B: Anlıyorum. Başka bir kitap yazmayı/yayınlamayı düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız ne tür bir kitap olur?
Tunç İlkman: Evet düşünüyorum hatta yazmaktayım. Yine aşkı anlatmaya, duygularımı tarif etmeye çalışacağım.

B: Bu harika bir haber! Kesin bir çıkış tarihi var mı? Yine aynı tarz ve üslupta mı olacak?
Tunç İlkman: Çıkış tarihi belli değil ama yaza kalmayacak. Diğer detaylar sürpriz olsun.
B: Merakla bekliyoruz o halde.

B: Peki bir imza günü yapmayı düşünür müsünüz? Sizden imzalı bir kitap almak harika olurdu.
Tunç İlkman: O konuda kararsızım. Belki ikinci kitaba... Kısmet.

B: Günün birinde kimliğinizi açıklamayı düşünüyor musunuz? Aslında imza günü düzenlemek bir nevi kimliğinizi ortaya çıkarmak olacak. Hangisi önce olacak merak diyorum.
Tunç İlkman: Şimdilik böyle iyi. İlerde neler olur bilemeyiz.

B: Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Sevdiğiniz kadın bu satırları okuyor olabilir. Kalbinizden geçenleri özgürce dile getirebilirsiniz.
Tunç İlkman: Su akar yatağını bulur diyelim.

B: Okuyucularınıza veya Kitapedia ekibine mesajınız yok mu?
Tunç İlkman: Kitabım hakkındaki tüm güzel yorum ve fotoğraflarınız için teşekkür ederim. Ben kendimi bu kitabın yazarı olarak görmüyorum. Bu hepimizin kitabı... Hepimiz bunları yaşadık, kimilerimiz söyleyebildi, kimilerimiz içine attı ama bunları yaşadık. Yaşamaktan da usanmayacağız. Biz birbirimize yeteriz.

Tunç İlkman'a bu güzel sohbeti için tekrar teşekkür ederim.

26 Ocak 2016 Salı

Leo | Kitap Yorumu |


| Telefondan Yaptığım İlk Blog Güncellemem|
Adını vermek istemediğim bir bookstagrama güvenerek Okuoku'dan aldığım bu kitap hakkında yorumumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Adını vermek istemediğim sevgili bookstagram bu kitaba 4/5 vermiş. 4 4! Baya 4.

SPOİ İÇERİR!

Biliyorsunuz ki kitaplara puan vererek yorumlamıyorum. Ne haddime yani... Ama bu kitap 3.5 üzerinden "olmamış yapamamışlar, yapmışlar da bozuk bu" puanını veririm.
Yabancı yayınlarının kitaplarını gerçekten beğendiğim halde bu kitabı onlarınkilerden ayrı düşünerek yorumlayacağım.

Mia teyzeyi kınıyorum. Mia teyze benim için bitmiştir. Bizimle deyılsın Mia Sheridan.

Mia teyzemiz klasik olmasın, farklı da olmasın, aşk olsun ama suyunu çıkarayım demiş ve inanır mısınız çıkmış!

Dramı bol bu kitapta hiç ağlamamakla birlikte cinselliği de Allah ne verdiyse diyerekten yardırınca ben biraz "oha falan oldum" yani.

Dram var ama yok. Yani ahlaksızlık çok bir kere onu diyeyim. Muhazafakar bir "young girl" olduğumdan "Hacı yemnediyorum islamiyetin olmadığı yerde annene bile güvenmeyeceksin." yorumlarını okurken yapmış bulundum.

Böylesine ahlaksız, kişiliksiz, çarpık ve "aşktan nasibini almamış" aşk kitabını utanarak okuyup bitirdiğimi de söylemeden geçemeyeceğim.

Ruhu ve kalbi temiz gençlerimize şiddetle önermiyorum.

Şimdi konusuna biraz değinmek gerekirse eğer...
Kızımız Evie ve Leo'nun birbirlerine söz vermesi ile başlayan -sadakat dolu bir hikaye sandığım- bu roman sonralarda Jack diye birinin 8 yıl sonra ortaya çıkarak "Ben Leo'nun kankasıyım. Leo öldü. Leo sana sahip çıkayım diye beni sana gönderdi. Ultra yakışıklı olduğumdan da bana karşı koyamayacağını düşünüyorum. Laf aramızda aslında ben Leo'yum ama sen kıt ve küt ve de sadakatsiz olduğun için gel benimle Leo'yu aldat. Leo benim zaten. Benimle beni aldat."

Dercesine kızın hayatına giriyor ve iki günde kızı erimiş çikolata kıvamına getirtiyor.

Üzüldüm. Arkasını okuyunca zaten Jack'in Leo olduğunu anlıyorsun. Hacı hikaye bayat. Olaylar bayat. Aşk yok ama anasının gözü bir cinsellik var. Sadakat yok. Çocuğun kendine bile sadakati yok.

Okumayın. Okumayın. Okuyun. Şaka şaka okumayın.

6 Ocak 2016 Çarşamba

ELEANOR VE PARK | Kitap Yorumu |


Merhaba! Bugün sizlere Eleanor ve Park kitabının yorumu ile geldim!
Aslına bakarsanız bu kitabı günler öncesinde okudum ve bitirdim. Ama yorumunu girmemişim çünkü girdim sanıyormuşum. Bugün bir baktım ortada kitabın yorumu falan yok. Ben bunu nasıl yaparım, dedim ve hemen yanınıza geldim. -Yorumlamayı unutmuşum.-

Çünkü bu kitap bir başka...

Tamam belki ilginizi çekmeyebilir. Yeni çıkan kitaplar genellikle benim de ilgimi çekmiyordu fakat bu kitap kesinlikle ön yargılarımı yıktı ve beni alt üst edip sona erdi!

Kısaca konusuna değinmek gerekirse eğer:

Eleanor tuhaf görünümlü, oldukça iri ve kıvırcık kızıl saçlı bir kızdır. Okulda yeni olan her öğrenci gibi o da dikkatleri üzerine çeker ve ilk izlenimi beklenildiği üzere pek de iyi değildir. Fakat Eleanor aldırmamaya çalışır.

Park ise Asyalı - Koreli- olup naif ve oldukça iyi görünümlü biridir. Eleanor'u ilk gördüğünde o da kızdan rahatsız olur. Kız çok tuhaf görünür gözüne çünkü. Kollarına eşarplar bağlamış, saçlarına boncuklar takmış bir kızın onun gibi herkes tuhaf olduğunu düşünür.

Kısaca böyle başlıyor kitap. Spoi vermek istemediğim için gelişmelere değinmek istemiyorum.

Ama kitap gerçekten büyüleyiciydi!

Bu kadar naif bu kadar anlamlı bir şey görmedim ben! O kadar hoş betimlenmiş ki olaylar gerçekten anlatıma ayrı konusuna ayrı bayıldım.

Sevgili Rainbow teyze. Bu kitap için size ne kadar teşekkür etsem az. Çünkü bu kitap bir harika! Bana göre esas büyük insanlar okumalı bu kitabı! Çünkü kitaptaki anlamlı ve naif olan bu aşk büyüklere de bir şeyler kanıtlayabilir!

Bu inanılmaz kitap için başka ne söylenebilir gerçekten bilmiyorum. Kitapta geçen diyaloglar gerçekten inanılmazdı. Oldukça keyifli  ve çok anlamlıydı. Gerçekten çok çok çok hoştu! Hatta renkli bantlarla işaretledim ve arada bakıp gülümsüyorum. Gerçekten beni gülümsetiyor ve duygulandırıyor!



Sanırım ikinci kere okuyacağım bir kitap. Hatta üçüncü kere... Belki de defalarca!

Bu kitap benden tam puan aldı. Herkese de bu kitabı öneriyorum. Okuyanları da yoruma beklerim. Ayrıca Rainbow teyzenin de diğer kitaplarının çevrilmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Hepsini okumak istiyorum.

Umarım çevrilir. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Hangi kitapları okuduğumu ve okuyacağımı merak ediyorsanız instagram adresime de beklerim.

Kendinize iyi bakın bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere!