Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

29 Kasım 2015 Pazar

KAFES | Kitap Yorumu |


Bu sefer ki kitabımızın adı; Kafes! Josh Malerman'ın yazdığı bu kitap çok büyük yankı uyandırdı!
Hatta yazarımız geçtiğimiz günlerde TÜYAP için İstanbul'a geldi! Elbette ben gidemedim - her zaman ki gibi- ama konu bu değil.

Kitabın konusu kısaca şöyle: İnsanlar dışarıda bir şeyler görüyorlar ve bunun ardında tabiri caizse deliriyorlar ve her biri çeşitli yollarla intihar ediyor. Gördüklerin şeyin ne olduğunu bilen kimse yok. Tek bildikleri bu şekilde hayatta kalamayacakları. Bu nedenle insanlar dış dünyaya kendilerini kapatmaya karar veriyorlar. Pencereler battaniyelerle ve alçılarla örtülüyor. Kapılar kapatılıyor ve eğer dışarı çıkmaları gerekirse bunu göz bağları ile yapıyorlar. Çünkü baktıkları an bu onların sonu olur.

Kitabın kurgusunu size söyle betimleyebilirim. Birisi yazı tahtasını tırnaklıyor ve o rahatsız edici cızırtılı ses...

İşte tam olarak böyle bir konuya sahip. Ben korkmadım ama görememek bakmamak beni deli etti. Daha çok ürperdim ve gerildim. İstemsizce arkama bakıp birisi var mı diye baktım, dermişim.

Yani kısaca kurgu oldukça farklı ve ilgi çekiciydi. Aslında ben pek fazla bu türde kitap okumadım. Bu nedenle bana göre farklı geldi. Beğenmemin en büyük nedeni bu da olabilir. Fakat nedeni ne olursa olsun beğendim.

Gerilimi seviyorsanız, tüyler ürpertici bir kitap okumaya niyetiniz varsa, dünya böyle olsaydı ben ne yapardım deyip kendinizi çileden çileye sokmak istiyorsanız okuyun!

Kitap oldukça sürükleyici ve ilginç. Bence okuyun yani, farklı bir hava vat kitapta çünkü.

Okusanız konuşuruz! Hadi okuyup gelin!

Hızlı yorumlar için;


POSTACI KAPIYI ÇALMAYACAK | Kitap Yorumu |



Bu sefer ki yorum yapacağım kitap: Postacı Kapıyı Çalmayacak!

Doğrusu bu kitabı uzun zamandır alıp okumak istiyordum fakat hep erteledim. Sürekli erteledim. Neden ertelediğim hakkında en ufak bir fikrim yok fakat bu zamana kadar okumak için bekledim. Okuduğumda ise iyi ki şimdi okuyorum, dedim.

Kitabın konusu; kısa süre önce ablasını kaybeden Laurel'in ablasına duyduğu yoğun özlem ve ablasından sonra dağılan ailesinin ardından yaşadığı olaylarla birlikte geçmişi ile yüzleşmesini konu alıyor. Laurel öğretmeninin verdiği bir ödevle ünlü olup intihar eden sevdiği tüm kişilere mektuplar yazmaya başlar. Yazdıkça geçmişi ile yüzleşir ve biz okuyucular sonlara doğru ablasının ölümü ile ilgili sadece Laurel'in bildiği bu sırra ortak olmuş oluruz.

Kitabın çok anlamlı bir hikayesi vardı bana göre. Fakat eğer daha önce okusaydım gerçekten çok etkilenirdim çünkü Laurel küçücük yaşına rağmen toplumun kabul edemeyeceği şeyler yaşamış bir çocuktur. Okurken benim içim sızlamışken küçücük bir çocuğun bunları kimseye anlatmayıp bu geçmişle yaşaması gerçekten benim çok zoruma gitti.

Eğer kitabı okursanız ne demek istediğimi anlardınız.

Diyorum ki; ben inanan biri olduğum halde ileride çocuklarımın başına bir şey gelecek diye korkarken tüm bu insanlar nasıl çocuklarına güvenip onları derin bir yalnızlığa ve bireysel çarpışmaları yaşayacakları bu ahlaksız dünyaya bu kadar rahat bırakıyorlar!

Kitap kalbimi titretti gerçekten. Bu kitabı sevdim! Okumanızı öneriyorum fakat belirtmek isterim ki sizi rahatsız edebilecek derecede Amerikalı ergenlerin popüler kültürdeki davranışlarını fazlasıyla okuyacaksınız. Başlarda beni rahatsız etti ve saçma buldum fakat sonra daha çok kitabın duygusuna verdim kendimi.

Ava Dellaira bu kitap için çok teşekkür ederim!
Okursanız yorumlaşalım! Hepinize keyifli okumalar!

Daha fazla yorum için;
İnstagram
Tumblr

TRENDEKİ KIZ | Kitap Yorumu |

Merhaba! Uzun zamandır kitap yorumu yapmaya üşeniyordum. Okuduktan sonra ya paylaşmak istemediğim kitaplar oluyordu ya da yorum yapmaya değmeyecek kitaplar. Bazı kitaplardan sonra ise, herkes okuyup yorumunu yapıyor zaten ben okuyup yorum yapsam ne yapmasam ne diye düşünüyordum. Fakat ani bir kararla en son okuduğum kitapları güncellemeye karar verdim.

Ve ilk kitabımız: Trendeki Kız!



Öncelikle biraz konusundan bahsedeyim. Hayatında başarısız diyebileceğimiz bir kadın olan Rachel'in dışarıdan izlediği insanların hayatına bir anda girmesiyle hikayenin gizemli kısmı başlamış oluyor. Dışarıdan izlediği insanların yaşamına şahit olunca hiçbir şeyin hayal ettiği gibi olmadığını görüyor.

Trendeki Kız kitabı çok ünlendi ve ben ilk defa popüler bir kitabı okumak istedim. Kitabı ilginç bulduğum için değil de daha çok bakalım insanlar ne okuyormuş dediğim için aldım ve başladım.

Doğrusu ben kendime göre kitapları arar, bulurum ve okurum. Herkesin sevdiği kitapların o kadar da bana göre olduğunu düşünmüyorum. Ki böyle düşünmemekte ne kadar haklı olduğumu gördüm.

Trendeki Kız bu kadar çok okunduğu halde bana göre hiç de kitaba yapılan "Elinizden bırakamayacaksınız! Büyüleyici!" yorumlarını yapanlarla aynı fikirde değilim.

Başlarda Rachel'i kendime çok yakın gördüm fakat daha sonra kitabın akışı bambaşka boyutlara dönüştü. Polisiye bir kitap kadar heyecanlı değildi. Aşk kitabı olamayacak kadar da duygusuzdu. Psikoloji hiç değildi. Kısaca bu kitabı pek fazla beğenmedim.

İçerisinde hoşuma giden birkaç cümlenin dışında okumasam da olurdu dediğim bir kitap. Burada hep beğendiğim kitapların yorumunu yapıyordum fakat bu sefer böyle oldu.

Eğer kitabı okuma fırsatı bulursanız elbette okuyun fakat okumak için çaba harcamanıza gerek yok.
Paula Hwakins'den özür diliyorum fakat eserini beğenmediğimi söylemek istiyorum. Bizimle değilsin Hawkins!



7 Kasım 2015 Cumartesi

SENİN İÇİN OLMAYAN

Çok kısa sürmedi. En azından bir yaz tatili süresinin verdiği hissiyat kadar tatminsiz değildi. Ama sanki içimdeki boşluk asırlara tekabül edecek kadar yaşlı, yorgun ve büyük.
Yüreğim buruştu ya hu, gözlerimin çevresi kırıştı. Hani gerçekliğine aklım erse kabulleneceğim. "Evvel sene önce"li cümleler kurup kendimce sitem edeceğim. Fakat yanlış giden bir şeyler var, farkındayım. Ama sen hiçbir şeyin farkında değilsin.

Yolda gördüm geçen, seni...

Hani şu yokuşun sonundaki cami var ya... İşte onun yanındaki dar sokakta. Aslında emin değilim. Sanki seni gördüm gibi oldu. Hızla yürüdün geçtin. Başta senin olduğundan emindim, sonra sonra zihnimin bir oyunu olduğunu düşünmeye başladım.

Peşinden gitmedim. Hızla yürüyüp kaybolduğun o sokakta seni aramak için uğraşmadım bile. Bunun iki sebebi vardı. İlki gerçekten onun sen olmadığını düşünmem, ikincisi ise seninle yüzleşmeye korkmam. Korktum. Karşına çıkıp ne diyecektim ki sanki...

Yani ne diyebilirdim ki? Ya da neden sana bir şey diyeyim ki?

O günden sonra o yoldan her geçişimde bakışlarım istemsizce o sokağa çevriliyor. Gerçekten istemiyorum ama bakıyorum, akşam karanlığında, sabahın altısından, ikindi vakti... Artık ne zaman geçersem...

Kendime gülüyorum. Sen beni tanımıyorsun bile! Yüzümü bile görmemişsindir, sanmam. Fark etmemişsindir beni şu zamana kadar en azından. Yine de kendi kendime düşler kurmadan edemiyorum.

Düşler dediysem, öyle abartılı şeyler değil. Basit şeylerin hayali...

Mesela ismimi senin sesinle duyduğumu hayal ediyorum. Kendi kendime gülüyorum, tebessüm ettikten bir süre sonra yüreğim büyük bir kızgınlıkla doluyor. Sana değil! Kendime...
Ama bunu düşünmeden de duramıyorum.

Ya da gülümseyerek bana el salladığını hayal ediyorum. Ötesi yok hayalin, berisi de yok. Sadece el sallayıp gülümsüyorsun. Bir bilsen nasıl keyif alıyorum bunu düşünmekten. Sanki gerçekmiş gibi birde yüzüm yanmaya başlıyor, yanaklarım kızarıyor.

Beni tanıyor olma ihtimalin hep vardı. Hatta birkaç kere yolda karşı karşıya da geldik ama başını kaldırmadın. Ben yine de beni bildiğini düşünüyorum. Aynı sokaklardan defalarca geçtik. Aynı mekanlarda saatlerce oturduk. Zamanın su gibi aktığı saatlerdi onlar. Aynı kitapları bile okuduk. Kütüphaneden aldığın bütün kitapları bende aldım. İtiraf edeyim kitap zevkin hiç bana göre değil. Yine de okudum. Geceleri okuyup yastığımın altına koyarak uyudum. Aynı kitaplara dokunmuş olma düşüncesi beni fazlasıyla utandırdı. Bence beni tanımasan bile beni hissediyorsun.

Belli ki canın beni sevmek istemiyor.

Anlıyorum. İnsanlar tanımadığı birini sevemez, en azından tanımadığı birinin varlığına sevgi besleyemez. Çünkü senin için ben yokum. Hatta ve hatta sana göre bir ben yok. Korkunç olan yokluğumun bile farkında değilsin ki... Bu kısır döngü beni öldürüyor. Bunu düşüne düşüne bazen kafayı sıyıracak hale geliyorum.

Sonra derin bir nefes alıyorum. Tekrar seni gördüğüm o sokağa gidiyor zihnim. Karşına çıktığımı hayal ediyorum. Beni gör, tanı istiyorum. Zamanla da sev.

Beni sevmen için sana yalvaramam ama seni ikna edebilirim.

Bunu yapabileceğimden o kadar eminim ki... Bu düşünce beni etkisi altına alır da bir aptallık yapıp karşına çıkarım diye çok korkuyorum.

Senin bir parçan olmak için deliren ruhumu susturmak için türlü türlü oyunlar yapıyorum. Kendimi avutmak kolay olmuyor fakat bir şekilde başarıyorum.

Senin için daha zor aslında, ben seni tanıyarak kalbimi huzurlu bir dünyanın içerisine atıveriyorum. O dünya toz pembe ve huzurlu. Sense olmayan benlerdeki olmayan beni arıyorsun belki de... Belki de sende senin için olmayan bir ben için hayıflanıyorsun. Belki de çok yakındır buluşmamız. Belki de yarın o sokakta karşılaşacağız ve bana istemsizce gülümseyeceksin. Belli mi olur...

Kendimi düşünmek yerine seni düşüneceğim. Umudumun son damlalarını da sana harcayacağım öyleyse. Sana seni anlayan bir ben versin diye. Öyleyse kendime dua etmek yerine sana edeceğim. Sana bir ben versin Allah bana bir sen vermese de olur.


























tumblr