Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

31 Ekim 2015 Cumartesi

İSTEMENİN ÇEŞİTLİLİĞİ

Başka bir şehirde, başka bir şekilde, başka bir insan olmak istiyorum.
Sessiz sakin bir hayatım olsun ama bu hayatın her parçası bana ait olsun. Varoluş sebebim için yaşayayım. Ama farkında olayım. 
Kıyafetlerimi yaz-kış kahverenginin hakim olduğu şekilde seçeyim. Çünkü bu aralar kahverengi ve tonlarını ne kadar çok sevdiğimi fark ediyorum. Kahverengiyi seviyorum, beni güvende hissettiriyor. Huzur veriyor, içimi hafiften titretiyor. Yüzümü rüzgar okşuyor gibi oluyor. Yaprak hışırtılarını duyuyorum. Kahverengi sonbahar gibi, beni gülümsetiyor.

Kitaplarım olsun istiyorum birde raflarca, odalarca... Ama benim olsun. Okunmuş ve okunacak olsun. Yüksek raflara parmak ucumda yükselerek uzanayım. Tozunu elimle alıp, sayfalarını koklayayım. Seveyim. Sevdikçe okuyayım, okudukça seveyim. Her zaman ki ben gibi...
 Birde kedim olsun. Tombul ve gri tüylü bir sarman... Usulca yanıma gelip ayak parmaklarım ile oynasın. Kızsam bile beni bırakmasın. Bunun gibi... İstiyorum işte.

Yalnız olduğum için yalnız kalmayayım da yalnız olmayı seçtiğim için yalnız olayım.
Telefonuma susturacak kadar cesur olayım. Kendi hayatımı az insan çok huzur mantığı ile yaşayayım. Bir ben olayım birde benden arta kalanlar. Kendi basit ve sıradan hayatımın baş rolü olayım.

Sabah kahvaltımı kahve ve tost ile yapayım. Çay ve krep ile... Portakal suyu ve omlet ile... 
Dışarı çıkarken posta kutumu kontrol edeyim. İstiyorum ki onlarca mektup göreyim. Görmek istiyorum. Şimdi ki gibi her baktığımda boş görmek değil... Görmek ama mektup görmek. Bunu çoktan fazla istiyorum.

Kendime mor renkli çiçekler satın alayım. Takip ettiğim dergileri küçük bir büfeden temin edeyim. Kolumun altına sıkıştırdığım dergilerim ve kollarımın arasındaki çiçeklerle ıslak sokakları turlayayım. Turuncuya yakın tondaki kahverengi botlarım ile su birikintilerine basmamaya çalışayım ve bir yandan da eteklerimi toplayayım. Bu benim hayatımın bir parçası olsun ve ben hep keyif alayım.

Keyif almak için yapmayayım, keyif aldığım için yapayım.

Eve döndüğümde beni bekleyen sadece bıyıklı bir kedi olsun, sorun değil. Yeter ki bu, ben istiyorum diye olsun. Çiçeklerimi hemen büyük bir vazoya yerleştireyim. Her gün fotoğrafını çekmek ve yavaş yavaş nasıl solup kuruduğunu izlemek istiyorum. Çünkü güzel bir ölüm izlemek istiyordum.

Dergilerimi sehpaya gelişi güzel koyayım. Gülümseyeyim bir de.

İstediğim için olmasın, olsun diye isteyeyim.



21 Ekim 2015 Çarşamba

PAZAR LANETİ

Bugün güzel bir yağmur yağdı. Çok uzun süren bir yağmur değildi fakat şiddetli yağdı. Tatmin edici bir yağmur olduğunu söylemem gerek. Burayı günlük gibi kullandığımın farkındayım. Bu durumdan çok hoşnut değilim fakat rahatsız olduğum da söylenemez.



Böyle yağmurlu günlerde içimi bir huzur kaplıyor. Anneme de diyorum:
"Böyle havaları çok seviyorum. Bulutlu ve güneş yok."
"Çoğu insan böyle havaları sevmez." diyor. Bende başlıyorum açıklamaya.

Edebiyatçıların karamsar havalardan hoşlandığını söylüyorum önce. Bunu bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. Sonra dün gece yazarların roman taslaklarını nasıl oluşturduğuna dair incelediğim görsellerden bahsediyorum. Bir kaç gün önce anneme gösterdiğim taslaklarım ile kıyaslayan bir konuşma yapıyorum. Kendimi yazar gibi hissetmeme sebep oluyor. Anneme kendimin reklamını yapıyorum.

Bunu çoğu zaman kendimde hissediyorum. Sürekli yazdıklarımı veya düşüncelerimi pazarlamaya kalkıyorum. İyi olduklarını düşünmesem bile bunu her defasında yapıyorum. Yazılarımın iyi olduğunu söylediklerinde abartılmayacak bir mütavazilikle teşekkür ediyorum ve pazarlamacı kimliğim ortaya çıkıyor.

"Bloğumu mu okudun? O kadar da iyi değil. Ayrıca Wattpad'de yazıyorum. Biliyor musun? Çok iyi değil ama çabalıyorum. Daha iyisini yapacağım. Pek vaktim yok. Vaktim olsa neler yazarım. Evet teşekkür ederim..."

Falan feşmekan.

Anneme de aynısını yapmak benim kötü hissetmeme sebep oluyor. Ona bu yaz tamamladığım hikayeyi anlatıyorum. Kendimce yorumluyorum. "Orada bunu anlatmak istedim. Bu dersi vermek istedim. Hayat ne kadar kötü olursa olsun ölümün bir seçenek olmadığını anlatmak istedim." diyerek zırvalıyorum.

Taktirlerini dile getiriyor fakat ben doymuyorum. Anlatmak istiyorum. Yazdıklarımı yorumlamak istiyorum. Fikirlerimi aktarmak istiyorum. Yapacağım şeylerden bahsetmek istiyorum. Kısaca yazamadığım için, hiç susmak istemiyorum.

Fakat bir vakit sonra sohbet sona eriyor. Kendi kendine bir şeylerle uğraşıyor. Kahve içerken kitap okumak istiyorum. Çünkü harika bir yağmur yağıyor. Pencereye doğru dönüp kitap okumak istiyorum. Biraz da aydınlık istiyorum. Güneş değil aydınlık.

Fakat yapmıyorum. Kendime eziyet etmeye bayılıyorum. Hep böyle yaparım, istediğim şeyleri imkanım olsa da yapmam. Bundan nefret ediyorum ama bunu her zaman yapıyorum.
Kendimi perdeleri kapalı karanlık odama sürüklüyorum. Orada kitap okuyacağım. Kendime kahve yapamayacak kadar tembelim ve yağmuru dinleme şerefini kendime bahşedemeyecek kadar hasta ruhluyum.

Kitabımı okurken içim acıyor. Kendimi görmek istediğim bir şeyler var kitapta. Ruhumu acıtan bir his var. Kitabı okuduktan sonra yazar hakkında araştırma yapacağım, diye kafamdan geçiriyorum. Fakat bunu düşündüğüm halde bir yerlere notunu almadığım için büyük ihtimal unutacağım.

Kitabı okurken bir kitabın kahramanı olup olamayacağım hakkında düşler kuruyorum. Bunu geçen pazar da kurmuştum, sadece bir anlığına. Bu nedenle iki satır başı arasındaki kesiti okurken anlamıyorum. Yine de buna devam ediyorum.

Kitap kahramanı olamayacak kadar gerçeğim. Evin içerisinde eşofmanlarla pineklemenin kitap konusu olmaya layık olduğunu sanmıyorum. Ama bence gece yarıları uyanıp ruhumu acıtan konular hakkında defterime yazılar yazmak bir kitap konusu olabilir. Ya da annem ve babamla gerçekleştirmiş olduğum garip ve bir o kadar da komik diyaloglar kitaplara hoş bir hava katabilir. Ama genel olarak sıkıcı olur.

Kitap belki de film kahramanı asla olamam. Filmde gösterilmelik bir görselliğim yok çünkü.
Hayatımda yaşadığım farklılıklar filmlerde gösterilse bile kimse "O tıpkı benim gibi." demez. Bu yüzden kimse filmi beğenmez. Ayrıca hayatımı herkese sergilemek istemiyorum, bu utanç verici.

Geçen pazarı düşündüğüm de daha fazla utanıyorum. Halk Eğitim merkezinden çıkıp dersime gitmek üzere bir otobüse atladım. Saat henüz erkendi ve etrafta liseliler yoktu. Ve o gün lanet pazardı! Pazarları sevmem. Pazartesilerin arifesidir. Herkes evindedir, geç kalkarlar. Her yer kapalıdır ve herkes aile kahvaltısı yapar. Bense daha kahvaltımı bile yapmamıştım.
Dersime daha vardı bu yüzden kötü düşünmedim ve etrafta tur atmak için vaktimin olduğunu düşündüm. Aylardır cüzdanımda duran ve harcanmayı bekleyen güzel kağıt paralarım vardı. Kitap alabilirdim ve alacaktım. Irmak kenarındaki kitapçıya gidecek, sahibi ile biraz sohbet edecek bana indirim yapmasını rica edecektim. Yine geleceğimin garantisini ona verip oradan ayrılacaktım.

Merdivenlerden inerken lanet bir şeyi hatırladım. "Bugün pazardı!" Ve elbette burası da kapalıydı. Bozuntuya vermedim. Merdivenlerden indim ve dümdüz ilerledim. Çoğu restoran kapalıydı ve etrafta işsiz arabesk tayfa diye nitelendirdiğim insanlar vardı. Dümdüz ilerledim ve diğer bir seçeneğim olan kitapçıya gitmeye niyetlendim. Bugün kitap almam gerekiyordu ve yapacaktım. Oranın kapalı olmamasını umuyordum. Bir ara sokağa girdim ve karşıma kahvehane çıktı. Hepsinin garip bakışları bana yönelince anladım ki o sokaktan geçen ilk dişi yaratık bendim. Başımı eğip fazla umursamadan hızla geçtim ve kitapçıya ilerlemeye başladım. Bu mesafeden bile kapalı olduğu anlaşılıyordu. Yine de ilerleyip yanındaki yoldan yürüdüm ve ana caddeye çıktım.

Aslında Halk Eğitimden ayrılırken kendime güzel bir yemek ısmarlama kararı vermiştim. Fakat üç durak öncesinde kalıyordu ve erken inmeyi çoktan unutmuştum. Zaten iştah falan kalmamıştı. Yalnız başına yemek yemekten nefret ederdim ve ilk kez cesaret edip yemeye karar vermiştim. Bu sefer de kararımdan döndüm.

Marketten bir şişe soğuk şu aldım ve havaya havaya küfür etmeye başladım. Yalnız olunca ediyordum çünkü edesim geliyordu. Genellikle kendime küfür ediyordum. Markete girmeden önce arayabileceğim tek arkadaşımı aradım -çünkü diğer arkadaşlarım benden çok uzaktaydılar- ve açmasını sabırsızlıkla bekledim. Açtığından hemen konuya girdim ve yemek yemek için teklifte bulundum. Eve erken gitmesi gerektiğini söyledi ya da onun gibi bir şey. Sorun olmadığını söyledim. Bu benim sorunumdu, onun değil. Ona kızmadım. Onu seviyordum. Bu yüzden de kendime küfür ediyordum.

Öylesine yalnız öylesine kimsesiz hissediyordum ki... Ki'nin devamı yoktu. Öyle hissediyordum ama daha ölmemiştim.
Ne zaman oldu hatırlamıyorum ama hocam aradı. Bana birde gel dedi. Saat birde. Zaten Halk Eğitimden saat on gibi çıkmıştım. Açtım ve kitapçılar açık değildi.

Kendi kendime sorun olmadığını düşündüm. Kütüphaneye gidebilir, vakit gelene kadar orada ders çalışabilirdim. Geri zekalı olduğum için yarı yolda günün pazar olduğu aklıma geldi. Ara sokaklardan geçerken küfür etmeye devam ettim.

Çünkü balkonlarda aile kahvaltısı yapan insanlar vardı. Beyaz atleti ile evin içinde gezen aile babalarını çok kıskanıyordum. Beni izliyorlardı. Farkındaydım, çocuklar da bana bakıyordu. Bir teyze elinde demli çayını içerken bakışları ile beni takip ediyordu.

Haklılardı. Benim ne işim vardı burada!

Bir tane erkek çocuğu ikinci kattan bana laf attı. Seslendi gibi, sataştı işte. Seni velet, dedim kendi kendime. Umursamadım.

Küf kokulu kütüphanenin açık olmasını ne çok isterdim.

Ana caddeye tekrar çıktım. Yürürken üçüncü ihtimaldeki kitapçının da kapalı olduğunu gördüm fakat bildiğim için ilk ikisindeki gibi çok yıkılmadım. Allah'a şükürler olsun ki kırtasiyeciler açıktı!
İstediğim kitapları bulamayacaktım belki fakat o kadar da kötü değildi durum.

Hemen listemi kontrol ettim ve kitaplara göz gezdirdim, sinir bozan çalışanı da kovaladım ve kitaplara yoğunlaştım. Elektrikler kesikti ve jeneratörlerin rahatsız edici sesi boğuk olsa da üst kata ulaşıyordu. Buna rağmen olduğum yer çok karanlıktı ve fazla sıcaktı. Alnımdaki terleri silerek rafları inceledim. Listemdeki hiç bir kitap yoktu. Güldüm. Bugün olanlar -kötü olan-  artık beni şaşırtmıyordu. Anlaşılan o ki lanetli günümdeydim.

Yine de gözüme kestirdiğim kitapları elime aldım. Kafamda hesap yapıp paramı kontrol ettim. İki tanesini fiyatı yoktu, yine de kasaya götürecektim. Eğer yetmezse almam olurdu.

Kasadan üç kitap ile ölmeden kurtuldum. O kadar şanssız hissediyordum ki kafama jeneratörün dişlisi gelecekti diye ya da "Bu kitaplar ayırtılmış." lafını duymaktan korktum.

Üç kitabı aynı poşete koydu, ses çıkarmadım. Cidden öleceğimi düşündüğüm için hızla ayrıldım.

Cadde boyunca mutlu ama yorgun bir halde yürüdüm. Gidecek hiç bir yerim yoktu. Canımı yaktı. Her yer kapalıydı ve bir kahveye oturmak istemedim. Telefonum çalmıyordu ve sokakta hiç tanıdık yoktu. İlk okulda hoşlandığım çocuğu görmeye bile razıydım. Fakat imkan yoktu, belki de ölmüştü. Biran öyle düşündüm.

İlk uğradığım kitapçının yakınlarındaki bir banka oturdum. Siyah bir kedi vardı fakat benim onu sevecek takatim yoktu. Mümkünse onun bana şefkat göstermesini istedim, yapmadı.

Sol omzumun hizasında bir esnaf lokantası vardı ve adamlar beni izliyordu, umursamadım. Karşımda ve arkamda oturan rahatsız edici adamlar olabilirdi fakat gücüm kalmamıştı. Sağ omzumun hizasında ise berrak bir ırmak vardı, onunla da göz göze gelmedim ve hemen yol boyunca "o piti piti" yaparak karar verdiğim kitabı açıp okumaya başladım.

Okurken kendimi gördüm, neredeyse ağlayacaktım. Beni görenler "Bu entel nereden çıktı lan." diyorlardı büyük ihtimali hiç takmadım. Bir süre sonra kitaba kendimi verdim ve okudukça okudum. Kafamı kaldırdığımda esnaf lokantasındakilerin bana garipseyerek bakmadığını, kedinin artık benimle ilgilenmediğini ve burada olmaktan o kadar mutsuz olmadığımı fark ettim. Bire on dakika falan vardı ve ben dört saattir etrafta dolanıyordum. Yaklaşık elli dakika kitap okumuştum ve kendimi kötü hissetmememe rağmen hala yalnız hissediyordum.

O sırada annem aradı ve konuştuk. Mızmızlandım ama bana acımadı, yine de telefonum çaldığı için rahatlamıştım. Belediyenin yanındaki yokuştan çıkarak ilerledim. Annemle telefonu kapattık, yokuştan çıktığım için çok yoruldum. Ofis açık değildi bu yüzden kaldırıma kendimi bıraktım.

Biraz daha dışarıda vakit geçirirsem kendimin evsizler gibi hissedeceğimi düşündüm. Sokaklar benim evim edasıyla oturdum zaten.

Şaşırmamıştım. Çünkü hocam bir buçukta gelmişti.

Kendi kendime bu benim lanetim diyerek söylendim.

Zaten o zaman umutlandım kitap kahramanlığı işine. Okuduğum kitaptaki kadın da benim gibi şeyler yapmıştı. Akşam eve döndükten sonra ona acımıştım fakat sokaktayken yalnızca kötü hissetmeme sebep olmuş ve onu kendime yakın hissetmiştim.

Her şeye rağmen evim güzeldi. Yağmur dinmişti fakat sorun değildi. Annem çay içeceğimizi haber vermişti. Başımla onayladım.

Bunları yazınca rahatladım çünkü konuşacak yeterince insan yok ve yalnızım. Yalnız olmamın ise insanları sevmemem ile alakası yok.

Ayrıca çayım soğudu.

16 Ekim 2015 Cuma

TUMBLR KAFASI

Merhaba sevgili düş sakinleri. Sakin ve sessiz bir cuma gecesinden sizlere seslenmek istedim. Bir iki durum güncellemesi ve "yaşıyorum" konulu postun ardından gecenin derinliklerinde horlamaya gideceğim.

Sosyal mecralardan ne kadar uzaklaşırsam bir o kadar da yakınlaştığımı hissediyorum. Instagram dünyasına kendini kaptıran masum köylü edası ile hunharca fotoğraf paylaşmanın ardından işin içine art niyet girince "Çekilin ulen!" diyerek bu sosyal hesaptan da istifa etmiş bulundum. Çok sevdiğim bir yer olmasına rağmen iki dilim doğranmış patates parçasının 200+ like aldığını gördükten sonra bendeki ipler koptu. Çünkü benim emek verip uğraştığım ve benim için anlam teşkil eden manzara resimlerine 50 beğeniyi bile çok gördüler. Ayrıca ilgi alanım eski lise arkadaşlarımın kendili mendili kamera ile çekilen selfielerinden ibaret asla değildi.

Fakat buna rağmen bilmem kaç hafta önce yine bir hesap açtım, sonra kapatıp yine açtım! Son hesabımda az insan çok huzur kafası ile takılırken benim yanlışlıkla arkadaş kitlemi aktifleştirmem ile birlikte bütün selfie sever vitaminsizlerin hesabımı bulmasına sebebiyet verdim. Bütün çirkefliğimle birlikte hiçbirine geri dönmeme cesaretini de gösterdim. Fakat diyorum ki acaba bloklasa mıydım? Sonra da diyorum ki: "Ey sosyal kul! Böyle şeyler sana yakışmaz."

Şimdi sizlerle de paylaşmak istemiyorum bu hesabımı fakat illaki bulursunuz. O vakit sizleri güzel bir şekilde ağırlayacağım, çünkü sizler güzel insanlarsınız. Ben takipçi kasma kültüründen haz etmiyorum, sanıyorum.

Neyse efendim. Çok severek kullandığım sevgili Twitter adresimden de yakın zamanda boşandım. İşlerin hiç bu boyuta geleceğini tahmin etmezdim. Fakat sizi temin ederim bu ayrılık karşılıklı anlaşma ile gerçekleşti.
Sanıyorum Twitter sakinleri ile uyum sağlayamadım.Fazla kırgınlıklarım oldu. Fazla insan biriktirdim yüreğimde, insandan haz etmem. Bu kadar insan bana fazla geldi en azından. Birde bunun diss atmasıydı, tabiri caizse laf sokmasıydı. Fark ettirmeden takibi bırakmasıydı, engel atmasıydı derken. Dedim: "Yeter!" Uzağa gidin az, gidin de az da biz diss atak!

Gitmediler. Çoklardı. Madem öyle dedim, ben gittim. Zerre kadar pişman olmamakla birlikte "Ay acaba pişman olur muyum?" diyerek açmaya teşebbüs eder miyim korkusu var içimde. Fakat şu an ki huzurum paha biçilemez.

Pek kıymetli dostlarımı özleyeceğim ve beğenerek takip ettiğim o güzel insanları iç çekerek anacağım belki. Fakat böyle olması, önceki halinden çok daha iyi. Eğer keyfimin kahyası da hay hay derse yine açarım, belki. Şimdilik böylesi iyi.

Fakat dayanamadım. Düşüncelerimi kusmam gereken bir yer bulmalıydım. (Dayanamama sürem yaklaşık beş dakika sürdü.) Hemen karar verdim. Fazla düşünmeye gerek yoktu. Yıllarca gereksiz olarak gördüğüm, pek tabi beğenerek uzaktan izlediğim, yalnızca camdan baktığım halde havaya ekmek bandığım o sosyal mecranın bir üyesi olmaya karar verdim!

Elbette bu sosyal alan Tumblr'dan başkası değildi.
Onunla pek tanışıklığımız olmasa da işim düştüğü vakit uğradığım sayılı ahbaplarımdan biriydi. İlk açtığım anda adapte olacağıma inanamadım. Kendimi büyülü bir ormanda gibi hissettim. Çünkü burada 140 karakter olmadan istediğimizi yazabilirdik, ayrıca resim de paylaşabilirdik. Sanki tüm sosyal ağlar tek bir yerde toplanmış gibiydi. Bu nedenle bunu sevdim.

İstediğim kişiyi profilini sevdiğim için gönül rahatlığı ile takip ediyordum. Kimse kırılmasın diye takibi bırakmama durumu yoktu, benim için paylaşımları olduğu sürece vardı çünkü o hesap.

Bu beni mutlu etmişti. Samimi ilişkimiz ciddi bir boyut kazanıp ilerler mi? Yoksa yol yakınken döner miyiz? Hiç bilmiyorum.

Şimdilik tek bildiğim, düşüncelerimi insanlar ne düşünür diye düşünmeden özgür bir şekilde paylaşabildiğim sürece ben, benim. Tumblr da kimse beni takip etmediği için belki de kendimi bu kadar iyi hissediyorum. Bilmiyorum işte. Fakat Twitter'dan kurtulduğum için mutluyum.

Yine de bana ulaşmak isteyenler olur belki diyerek buraya birkaç iletişim adresimi bırakıyorum.
Belki de Twitter'dan gittim diye üzülenler vardır. Yok mu? Hiç mi yok? Peki.

Son olarak; Blogumun link kısmında minik bir değişiklik yaptım ve ankassoul olarak değiştirdim. Google'dan arayıp bulması biraz zorlaştı, bunun için daha çok tıklayabilirsiniz. Sık kullananlara Büş'ün Düşü'nü ekleyebilirsiniz. Hiçbiri olmadı bir google hesabı ile bloğu takip edebilirsiniz.

Sosyal ağları hala kullanıyoruz, baksanıza ölmediğimize göre.


Not: Instagram adresimi daha sonra dayanamam paylaşırım nasıl olsa. (Üzgün ifade.)


3 Ekim 2015 Cumartesi

Midemin Arkasındaki Cesaret

Gece gece attım kendimi sokaklara...
Babam bakmaya geldiğinde yatağımda telefonla beni görmeyeceği için biraz hayal kırıklığına uğrayacak. Hatta sonra da nerede bu kız diyerek endişelenecek fakat bu ihtimali düşünmek istemiyorum. Çünkü kendimi dışarıya çıkarma cesaretini kendimde zor buldum. Bedenimde bir yerlerde belki de midemin arkasında bir yerlere saklamış olmalıyım. Dediğim gibi zor buldum.

Az önce paylaştığım posttaki şarkıyı dinlediniz mi? Dinlemediniz mi? Dinleyin öyle gelin o halde. Çünkü parmak uçlarımı ve burnumu buz gibi yapan gecenin bu serin havasında sokak lambalarının cılız aydınlığı altında yürürken ben bu harika şeyi dinliyorum.

Neden çıktım dışarı onu da bilmiyorum. Karşıdan karşıya geçerken ölmemek için önce sağa sonra sola ve tekrar sağa baktım. Ölürsem babam kızar diye düşündüm. Ölmeden eve gidebilirsem eğer annem diyecekti ki "Geçen sefer ki gibi dolaşmaya çıkmıştır, endişelenme." Annem böyledir çünkü: rahat.

Ellerimi ceplerime sokuyorum usulca. Ekim ayında saat on bir gibi falan üşüdük çok şükür. Endişeleniyorum içten içe... Bu saatte bu hanım kızın sokaklarda ne işi var acaba? İnsanlar böyle düşünüyorlar olmalı. Hatta beni korkutan başka şeyler de düşünmüşler midir diye içimden geçirmiyor değilim. Dünyaya güvenim yok.

Ama cesaretim var. Midemin arkasında bir yerlerden çıkardığım.

İleride bir park görüyorum. Aydınlatması güzel. Yaşıtım olan gençler basketbol oynuyor. Özeniyorum. Utanmasam azıcık da tabiri caizse yırtık bir kız olsam kesin "Bende oynayabilir miyim?" derim. Ama değilim. Bu yüzden demiyorum. Hatta parka da yaklaşmıyorum. Hatta ve hatta kafamı çevirip onları izlemiyorum bile böyle çaktırmadan yandan yandan bakıyorum.

Başımı eğiyorum spor ayakkabılarıma bakıyorum. Ne kadar eskimişler diye içimden geçiriyorum. Uzun süre giydiğim için çarşıya pazara bunlarla gitmiyorum artık, mahallede yürürken falan kullanıyorum. Kendimce bu ayakkabıların mahalleye layık olduğunu belirtiyorum, mahalleyi küçümsüyorum. Ama şuan mahalleden biraz uzaktayım.

Daha fazla gitmesem iyi olur diye içimden geçiriyorum. Ama diyorum ki kendi kendime "Ya ama hayır şu an çok cool'um. Biraz daha ilerle." Eminim bu konuşan kendim değilim, büyük ihtimal şeytan falan.

Bende geri dönüyorum. Tırsa tırsa dönüyorum elbette. Kızım ya çünkü, korkuyor insan.

Doğrusu sokaktaki insanlardan ayrı korkuyorum, annemin babamın tepkisinden ayrı korkuyorum. Cesaretim midemin arkasına geri kaçıyor dönüşte. Dışarıdan hala cool gözüküyorum ama bence.

Kediler bebek gibi sesler çıkarıyorlar. "Haniymiş teyzeleri gelin buraya." diyorum içimden, gelmiyor nankörler. Dışımdan demediğim için anlamadı galiba garipler.

Bahçe kapısını önce usulca açıyorum, kapatırken de ses çıksın istemiyorum. Çıkıyor.
Sonra anahtarımla ana kapıyı açıyorum. Işığı açasım gelmiyor, şuan gecenin siyahı çok ilham verici. Dikkatle merdivenlerden çıkıyorum ama bir basamak daha var sanıp boşluğa basıyorum en son. Öldüm sanıyorum ama ölmemiş olduğumu fark ediyorum. Oh be ile tüh be arası bir fısıltı çıkıyor ağzımdan, gülüyorum.

Eteklerimi kaldıra kaldıra ilerliyorum. Sonra kapıyı açıp içeri giriyorum. Ortam karalık ve sessiz.

Eve geliyorum ve çöküyorum bilgisayarın başına. Gönül isterdi ki daktilomuz olsun. Ama yok, hiç olmadı. Başlıyorum yazmaya işte...

"Gece gece attım kendimi sokaklara..." diye.
Bir süre sonra babam geliyor.
"Ne yazıyorsun?"
"Eh yazıyoruz işte bir şeyler." diyorum geri zekalı gibi. Bu sırada işaret parmağımla baş parmağımı da L yapıp çeneme koyuyorum.
Okumaya başladığını fark ediyorum. Sessizce tepemde okuyor vallahi!
Bende hemen 'enter enter' yapıp yazıyı yukarıda bırakıp boş bir sayfa çıkarıyorum kendime. Kalbim kadar temiz bir sayfa bu...
"Okuma." diyorum 'a' yı uzatarak.
"Okumayayım mı?" diyor ve uzaklaşıyor benden.
"Kötü bir şey yok. Okunmayacak bir şey olsa yayımlamam." diyorum. Kapıyı kapatıyor usulca yüzüme. Son kurduğum cümleyi duydu mu diye düşünme zahmetine girmiyorum.

Sonra yazdıklarıma burada son veriyorum. Yazı da bir ana fikir olduğunu düşünmüyorum. Siyahın bana ilham verdiğini de düşünmüyorum. Cesaretin midemin arkasında olmasına da aldırmıyorum.

Şu an saat 00.36 diye yazacakken 00.37 oluyor. Ulan bendeki şansın diyorum ama gülmüyorum. Başlık yazıp yayınlama işi kalıyor bana başlık bulmada hep kötüyüm, yine kötü bir seçim olacak diye içimden geçiriyorum.



Eğer ölmezsem uyurum, yatakta iki saat kıvrandıktan sonra elbette.

Seni Seviyorum

Nefesin suskunluğum
Bakışın yok oluşum
Ve gülüşün yeniden doğuşum.

Şimdi sor bana
Sence ben yaşıyor muyum?