Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

24 Aralık 2015 Perşembe

Sizi Mutluluk Denizinde Yüzdürecek Eğlenceli Şeyler | Kitap Yorumu |


Bu kitap aslında pek de öyle okumalık bir kitap değil. Daha çok bakmalık bir kitap. Kitabımızın adı başlıkta gördüğünüz gibi fazlasıyla uzun! Fakat içerisinde başlıktaki kelime sayısı kadar bile kelime yok diyebilirim! 

Bu kitabı aldığıma pişman değilim fakat kitabın fazlasıyla "Ay biz bir kitap yapalım da, fiyatını pahalı yapalım da, herkes alsın da, beş dakikada bitirsin de, sonra instagramda resmini paylaşsın da biraz havamızı bulalım" diyerek çıkarılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Aslında kitabı sevdim fakat bana bir yararı olmadı. Düşüncelerime yeni bir boyutta katmadı. Öyle çok da mutlu falan olmadım. -Mutlu olsan bile verdiğin paraya acımaya başladıktan sonra o mutluluk falan kalmıyor-

Yine de oldukça sevimli bir kitap. İçerisinde sevimli çıkartmalar ve birçok slogan var. Eğlenceli, sevimli şeylerden hoşlanıyorsanız. Çıkartmalardan keyif alıyorsanız. Böyle tam bir kitap istemiyorum, keyifli, eğlenceli bir şeyler olsun içinde diyorsanız almanızı öneririm.

Fakat yazın alın. Boş zamanınızda güzel vakit geçirebilirsiniz.

Kitabın anlattığı bir şey yok dediğim gibi, sanırım 10 maddede mutlu olma yollarını paylaşıyor bizimle Mr.Wonderful.



Eminim o da çok mutludur ve bu dediklerini fazlasıyla yapıyordur(!)

Ben kitabı depresyondayken sipariş ettim bu nedenle fazla objektif bakamıyorum duruma.
Ama hoş bir kitap ve hediyeleşmek için bu kitabı da tercih edebilirsiniz.

Hem biliyorsunuz ki hediyeleşmek sünnet!

MUCİZE | Kitap Yorumu |


İşte bekleyip bekleyip turşusunu kurduğum bu harika kitabın sonunda yorumunu yapıyorum!
Kitabımızın adı: Mucize. İngilizce olarak Wonder adı ile geçen ve inanılmaz sevimli olan bu kitabı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum.

Bir youtuber kullanıcısı sayesinde gördüğüm ve "Bu kitap hoş duruyor, okumalık gibi" dedikten sonra internetten sipariş yaparken "Bunu da alayım ben yeaaa..." diyerek aldığım bu kitaba kelimenin tam manası ile bayıldım! (Okumalık + Sevmelik kitapmış!)

R.J. Palacio adlı yazarımızın -ki ben ona annemiz demeyi tercih ediyorum- yazdığı bu tatlı kitap benden tam not aldı.

Kısaca konusunu açıklamak gerekirse eğer;

August adlı bir çocuğun yüzü doğuştan olarak diğerlerinden biraz farklıdır. Bebekliğinden itibaren bir sürü ameliyat geçirir ve doktorlar onu "Mucize" olarak tanımlar. Çünkü yaşamına devam edebilmesi bile bir nevi mucizedir. Harika bir anne, baba ve ablaya sahip olan August'un birde inanılmaz tatlı bir köpeği - onun adı da Papatya - vardır.

Her şey -tam olarak her şey değil- yolunda giderken annesi August'un artık yaşıtlarıyla birlikte okula gitmesi önerisinde bulunur ve bir sürü olaylar dizisi böylelikle başlamış olur.
Okulun ilk günü "yeni çocuk" olmak yeterince zordur ve August gibi bir çocuk için bu durum iki kat zor hale gelir.

Kitabın arkasında birisi şöyle bir yorum yapmış: " Auggie Pullman'a aşık olmamak imkansız." Ve bende bu yoruma katılıyorum çünkü sanırım ona aşık oldum!

İnanılmaz zeki, komik ve havalı bir çocuk August ve cidden YI-KI-LI-YOR!!! (Kitabı okuduktan sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Eğer ne okusam diye düşünüyorsanız. Ya öyle bir şey okuyayım ki hem ufkumu genişletsin hemde keyif alayım diyorsanız. Benim cidden kendimi iyi hissetmem lazım, diye aklınızdan geçiyorsa kesinlikle okuyun! Hepsini geçtim, bunları demiyorsanız bile okuyun. Tamam bence gidin hemen okuyun! Bence büyük küçük herkesin okuması gereken çok lezzetli ve keyifli bir kitap.

Palacio anne! Teşekkür ederim. August için teşekkür ederim ve geri kalan diğer her şey için de teşekkür ederim.

Bu kitabı okuyun, çocuklarınıza miras olarak bırakın, hediye edin ve en çok da bu kitabı sevin. Çünkü hak ediyor!


9 Aralık 2015 Çarşamba

Bir Gün Beni Ağlayacaksın | Kitap Yorumu |


Kitabın adı: Bir Gün Beni Ağlayacaksın. Kitap adından ne kadar büyüleyici olduğunu belli ediyor zaten. Doğrusu yorumlayacak kelime bulamayacağımı bildiğim halde geldim. En azından çabalayacağım.


Bu kitabı instagramda paylaşırken şu satırları yazdım:

"Ah bu adam... Ah bu kitap... Ah bu kalp...

Kitabı ilk okuduğunda şaşırıyorsun. İkinci okuyuşta idrak ediyorsun. Üçüncü okuyuşta hissetmeye başlıyorsun. Dördüncü de gerçekten yaşarız belki. Fakat buna rağmen her okuyuşta anlıyorsun. Anladıkça anlatamaz hale geliyorsun. Kitabı anlatmaya kelimeler işlevsiz kalıyor bundan ziyade anlatmak boşa bir uğraşa dönüşüyor.

Belki de doğru, sevilmekten başka kurtuluşumuz yok. Fakat kalbimizde olmayan nedenlerden ötürü bu hallere mahkumuz. Kurtuluş anahtarı sevdiğimizde olduğunu bile bile, diri diri ölüyoruz.

Yazık."




Kitabın çıkış hikayesini anlatayım isterseniz önce. Bu koca yürekli adam kitabı el yazısı ile hazırlıyor ve Okuyan Us yayın evine yolluyor. Paketi alan Okuyan Us çalışanları hem heyecanlanıyor hemde merak içinde paketi açıyor. İçerisinde bir mektupla birlikte el yazısı olarak gönderdiği bu eseri, gönderdiği hali ile yayımlamalarını istediğini söylüyor.

Yayın evi de hiç vakit kaybetmeden tıpkı yazarın istediği gibi o hali ile kitabı basıyor. Hatta sanırım bir sayfasında bir mürekkep izi var ve merak ediyorum bu iz herkeste var mı? Okuyacak olanlar yoruma gelsin ve benimkinde de var desin lütfen. Bu harika bir şey çünkü...

Sanırım kitap yaklaşık dört haftalık ve inanılmaz bir eser!

Öyle özgün, öyle anlamlı ki! Tüm büyüsü ile seni duygu yoğunluğunun içine çekiyor. Bakalım bu kitap nasılmış derken bir baktım okuyorum ve bir süre sonra kitabı okuyup bitirdiğimde boğazımda bir yumru kaldı. Kitabı bir oturuşta okuyup bitirmem koymadı bana, kitabın içimde yaşadığını hissetmek koydu. Nasıl söyleyeyim... Kitap bir bitiş için yazıldığı halde sanki bir başlangıç olduğunu gösteriyordu. Kitabın sonunda insan büyük bir umut dalgasına kapılıyordu. Diyorsun ki böyle değil, bu kadar kolay olamaz.



Ah bu kitap... Benim en'im olan kitabımı büyük bir hızla geçti ve yeni en'im oldu. Diğer en'imi sizlerle paylaşmadım çünkü paylaşmaya kıyamadım fakat bu kitap öyle değil. Bu kitabı herkes okumalı! Bu kitabı herkes duymalı! Bu kitabı herkes hissetmeli! Biraz olsun içinde yaşatmalı...

Çünkü bu kitap nefes alıyor...
Buram buram sevda kokuyor...
Sanki kitap içli içli ağlıyor da okurken gözyaşlarını dindirmeye çalışıyoruz.
Bu kitap her şeyden daha gerçek.

Bu kitap sadece kitap değil.

Alın, okuyun, okutun, önerin.

Ve daha da önemlisi artık biraz sevin.

Şeftali Kokan Bir Yaz | Kitap Yorumu |

Bu kitabın yorumunu sırf arkadaşım henüz okumadı diye geç yazıyorum. Gerçi hala okumuş değil ama olsun. Ben bir an önce yorumunu yapayım.




Üç genç kızın bir şeftali bahçesinin etrafında yaşadıkları olayları konu alan bir kitap olan Şeftali Kokan Bir Yaz. Sevgili Jodi Lynn Anderson'ın bir kitabı. Ne yazık ki ilk kitabı diye tahmin ettiğim bu kitap sanıyorum yazarın dördüncü kitabı ve bana göre tam bir fiyasko.

Hepinizin bildiği gibi daha güçlü ve anlamlı kitapları okumayı seviyorum ve bu kitabı sırf kapağını sevimli bulduğum için aldım. Ayrıca popüler kesim edebiyatı bu aralar ne alemde diyerek elimi attım. Ve zilyonuncu kez fark ettim ki etraftaki popüler şeyler zımbırtıdan ibaret.

Sivri dilli olduğumu ve bilmiş konuştuğumun farkındayım fakat o kadar değerli esere rağmen bu kitapların satılıp okunması benim gibi yazarlık umudu olanları büyük bir hezeyana uğratıyor.

Eğer hiç kitap okumamış biri olsaydım bu kitabı sevimli ve olası bir gençlik kitabı olarak nitelendirirdim. Buna rağmen zamanında o kadar gençlik kitabı okumuş biri olarak diğerlerine oranla ne samimi bir arkadaşlık okudum ne de etkileyici bir kız dayanışmasına şahit oldum.

Eğer işin anlam ve edebiyat kaygısını düşünmeseydim de kitabı bu şekilde değerlendirirdim. Sevgili yazar Anderson sizin gibiler böyle bir kitap basıyorsa benim şu an bütün kitaplarım çok satanlara girmişti. -yine gömdüm-

Buna rağmen benim gibi merak edip okumak isterseniz, okuyun.

İtiraf etmek gerekirse sonlarına doğru biraz heyecanlandım ve hatta devam etmesini istedim çünkü keyifli kısımları geldikten sonra kitap bitti. Kitabı okumadan önce bunun ikinci kitabı olan Şeftali Kokan Sırlar'ı kim niye alır diyordum. Fakat okuduktan sonra ilkini okudum zaten belki devamı vardır alsam mı acaba, diye düşündüm.

Kısaca hatun kitabı satmak için yazmış okunması için değil.

Bana arkadaşlık ilişkilerine dair hiçbir şey katmadı. Duygusal bir hisse kapılmadım ve karakterleri hiç kendim gibi görmedim.

Üç ana karakter olan Birdie, Murphy ve Leeda resmen kitapta harcanmış.
Üzgünüm kızlar ama sizi hiç özlemeyeceğim.

İyi başlarsanız iyi olur fakat ön yargısız başladığım halde böyle olduğunu tahmin ettiğim için çok şaşırmadım ve bitsin diye acele etmedim.

Tek güzel yanı kitabın şeftali gibi kokması ve harika bir kapak tasarımına sahip olması.
Alıp fotoğrafını çekip instagrama atmak istiyorsanız, alın. Ben öyle yapıyorum.

Başka kitap yorumlarında görüşmek üzere. Selametle...

29 Kasım 2015 Pazar

KAFES | Kitap Yorumu |


Bu sefer ki kitabımızın adı; Kafes! Josh Malerman'ın yazdığı bu kitap çok büyük yankı uyandırdı!
Hatta yazarımız geçtiğimiz günlerde TÜYAP için İstanbul'a geldi! Elbette ben gidemedim - her zaman ki gibi- ama konu bu değil.

Kitabın konusu kısaca şöyle: İnsanlar dışarıda bir şeyler görüyorlar ve bunun ardında tabiri caizse deliriyorlar ve her biri çeşitli yollarla intihar ediyor. Gördüklerin şeyin ne olduğunu bilen kimse yok. Tek bildikleri bu şekilde hayatta kalamayacakları. Bu nedenle insanlar dış dünyaya kendilerini kapatmaya karar veriyorlar. Pencereler battaniyelerle ve alçılarla örtülüyor. Kapılar kapatılıyor ve eğer dışarı çıkmaları gerekirse bunu göz bağları ile yapıyorlar. Çünkü baktıkları an bu onların sonu olur.

Kitabın kurgusunu size söyle betimleyebilirim. Birisi yazı tahtasını tırnaklıyor ve o rahatsız edici cızırtılı ses...

İşte tam olarak böyle bir konuya sahip. Ben korkmadım ama görememek bakmamak beni deli etti. Daha çok ürperdim ve gerildim. İstemsizce arkama bakıp birisi var mı diye baktım, dermişim.

Yani kısaca kurgu oldukça farklı ve ilgi çekiciydi. Aslında ben pek fazla bu türde kitap okumadım. Bu nedenle bana göre farklı geldi. Beğenmemin en büyük nedeni bu da olabilir. Fakat nedeni ne olursa olsun beğendim.

Gerilimi seviyorsanız, tüyler ürpertici bir kitap okumaya niyetiniz varsa, dünya böyle olsaydı ben ne yapardım deyip kendinizi çileden çileye sokmak istiyorsanız okuyun!

Kitap oldukça sürükleyici ve ilginç. Bence okuyun yani, farklı bir hava vat kitapta çünkü.

Okusanız konuşuruz! Hadi okuyup gelin!

Hızlı yorumlar için;


POSTACI KAPIYI ÇALMAYACAK | Kitap Yorumu |



Bu sefer ki yorum yapacağım kitap: Postacı Kapıyı Çalmayacak!

Doğrusu bu kitabı uzun zamandır alıp okumak istiyordum fakat hep erteledim. Sürekli erteledim. Neden ertelediğim hakkında en ufak bir fikrim yok fakat bu zamana kadar okumak için bekledim. Okuduğumda ise iyi ki şimdi okuyorum, dedim.

Kitabın konusu; kısa süre önce ablasını kaybeden Laurel'in ablasına duyduğu yoğun özlem ve ablasından sonra dağılan ailesinin ardından yaşadığı olaylarla birlikte geçmişi ile yüzleşmesini konu alıyor. Laurel öğretmeninin verdiği bir ödevle ünlü olup intihar eden sevdiği tüm kişilere mektuplar yazmaya başlar. Yazdıkça geçmişi ile yüzleşir ve biz okuyucular sonlara doğru ablasının ölümü ile ilgili sadece Laurel'in bildiği bu sırra ortak olmuş oluruz.

Kitabın çok anlamlı bir hikayesi vardı bana göre. Fakat eğer daha önce okusaydım gerçekten çok etkilenirdim çünkü Laurel küçücük yaşına rağmen toplumun kabul edemeyeceği şeyler yaşamış bir çocuktur. Okurken benim içim sızlamışken küçücük bir çocuğun bunları kimseye anlatmayıp bu geçmişle yaşaması gerçekten benim çok zoruma gitti.

Eğer kitabı okursanız ne demek istediğimi anlardınız.

Diyorum ki; ben inanan biri olduğum halde ileride çocuklarımın başına bir şey gelecek diye korkarken tüm bu insanlar nasıl çocuklarına güvenip onları derin bir yalnızlığa ve bireysel çarpışmaları yaşayacakları bu ahlaksız dünyaya bu kadar rahat bırakıyorlar!

Kitap kalbimi titretti gerçekten. Bu kitabı sevdim! Okumanızı öneriyorum fakat belirtmek isterim ki sizi rahatsız edebilecek derecede Amerikalı ergenlerin popüler kültürdeki davranışlarını fazlasıyla okuyacaksınız. Başlarda beni rahatsız etti ve saçma buldum fakat sonra daha çok kitabın duygusuna verdim kendimi.

Ava Dellaira bu kitap için çok teşekkür ederim!
Okursanız yorumlaşalım! Hepinize keyifli okumalar!

Daha fazla yorum için;
İnstagram
Tumblr

TRENDEKİ KIZ | Kitap Yorumu |

Merhaba! Uzun zamandır kitap yorumu yapmaya üşeniyordum. Okuduktan sonra ya paylaşmak istemediğim kitaplar oluyordu ya da yorum yapmaya değmeyecek kitaplar. Bazı kitaplardan sonra ise, herkes okuyup yorumunu yapıyor zaten ben okuyup yorum yapsam ne yapmasam ne diye düşünüyordum. Fakat ani bir kararla en son okuduğum kitapları güncellemeye karar verdim.

Ve ilk kitabımız: Trendeki Kız!



Öncelikle biraz konusundan bahsedeyim. Hayatında başarısız diyebileceğimiz bir kadın olan Rachel'in dışarıdan izlediği insanların hayatına bir anda girmesiyle hikayenin gizemli kısmı başlamış oluyor. Dışarıdan izlediği insanların yaşamına şahit olunca hiçbir şeyin hayal ettiği gibi olmadığını görüyor.

Trendeki Kız kitabı çok ünlendi ve ben ilk defa popüler bir kitabı okumak istedim. Kitabı ilginç bulduğum için değil de daha çok bakalım insanlar ne okuyormuş dediğim için aldım ve başladım.

Doğrusu ben kendime göre kitapları arar, bulurum ve okurum. Herkesin sevdiği kitapların o kadar da bana göre olduğunu düşünmüyorum. Ki böyle düşünmemekte ne kadar haklı olduğumu gördüm.

Trendeki Kız bu kadar çok okunduğu halde bana göre hiç de kitaba yapılan "Elinizden bırakamayacaksınız! Büyüleyici!" yorumlarını yapanlarla aynı fikirde değilim.

Başlarda Rachel'i kendime çok yakın gördüm fakat daha sonra kitabın akışı bambaşka boyutlara dönüştü. Polisiye bir kitap kadar heyecanlı değildi. Aşk kitabı olamayacak kadar da duygusuzdu. Psikoloji hiç değildi. Kısaca bu kitabı pek fazla beğenmedim.

İçerisinde hoşuma giden birkaç cümlenin dışında okumasam da olurdu dediğim bir kitap. Burada hep beğendiğim kitapların yorumunu yapıyordum fakat bu sefer böyle oldu.

Eğer kitabı okuma fırsatı bulursanız elbette okuyun fakat okumak için çaba harcamanıza gerek yok.
Paula Hwakins'den özür diliyorum fakat eserini beğenmediğimi söylemek istiyorum. Bizimle değilsin Hawkins!



7 Kasım 2015 Cumartesi

SENİN İÇİN OLMAYAN

Çok kısa sürmedi. En azından bir yaz tatili süresinin verdiği hissiyat kadar tatminsiz değildi. Ama sanki içimdeki boşluk asırlara tekabül edecek kadar yaşlı, yorgun ve büyük.
Yüreğim buruştu ya hu, gözlerimin çevresi kırıştı. Hani gerçekliğine aklım erse kabulleneceğim. "Evvel sene önce"li cümleler kurup kendimce sitem edeceğim. Fakat yanlış giden bir şeyler var, farkındayım. Ama sen hiçbir şeyin farkında değilsin.

Yolda gördüm geçen, seni...

Hani şu yokuşun sonundaki cami var ya... İşte onun yanındaki dar sokakta. Aslında emin değilim. Sanki seni gördüm gibi oldu. Hızla yürüdün geçtin. Başta senin olduğundan emindim, sonra sonra zihnimin bir oyunu olduğunu düşünmeye başladım.

Peşinden gitmedim. Hızla yürüyüp kaybolduğun o sokakta seni aramak için uğraşmadım bile. Bunun iki sebebi vardı. İlki gerçekten onun sen olmadığını düşünmem, ikincisi ise seninle yüzleşmeye korkmam. Korktum. Karşına çıkıp ne diyecektim ki sanki...

Yani ne diyebilirdim ki? Ya da neden sana bir şey diyeyim ki?

O günden sonra o yoldan her geçişimde bakışlarım istemsizce o sokağa çevriliyor. Gerçekten istemiyorum ama bakıyorum, akşam karanlığında, sabahın altısından, ikindi vakti... Artık ne zaman geçersem...

Kendime gülüyorum. Sen beni tanımıyorsun bile! Yüzümü bile görmemişsindir, sanmam. Fark etmemişsindir beni şu zamana kadar en azından. Yine de kendi kendime düşler kurmadan edemiyorum.

Düşler dediysem, öyle abartılı şeyler değil. Basit şeylerin hayali...

Mesela ismimi senin sesinle duyduğumu hayal ediyorum. Kendi kendime gülüyorum, tebessüm ettikten bir süre sonra yüreğim büyük bir kızgınlıkla doluyor. Sana değil! Kendime...
Ama bunu düşünmeden de duramıyorum.

Ya da gülümseyerek bana el salladığını hayal ediyorum. Ötesi yok hayalin, berisi de yok. Sadece el sallayıp gülümsüyorsun. Bir bilsen nasıl keyif alıyorum bunu düşünmekten. Sanki gerçekmiş gibi birde yüzüm yanmaya başlıyor, yanaklarım kızarıyor.

Beni tanıyor olma ihtimalin hep vardı. Hatta birkaç kere yolda karşı karşıya da geldik ama başını kaldırmadın. Ben yine de beni bildiğini düşünüyorum. Aynı sokaklardan defalarca geçtik. Aynı mekanlarda saatlerce oturduk. Zamanın su gibi aktığı saatlerdi onlar. Aynı kitapları bile okuduk. Kütüphaneden aldığın bütün kitapları bende aldım. İtiraf edeyim kitap zevkin hiç bana göre değil. Yine de okudum. Geceleri okuyup yastığımın altına koyarak uyudum. Aynı kitaplara dokunmuş olma düşüncesi beni fazlasıyla utandırdı. Bence beni tanımasan bile beni hissediyorsun.

Belli ki canın beni sevmek istemiyor.

Anlıyorum. İnsanlar tanımadığı birini sevemez, en azından tanımadığı birinin varlığına sevgi besleyemez. Çünkü senin için ben yokum. Hatta ve hatta sana göre bir ben yok. Korkunç olan yokluğumun bile farkında değilsin ki... Bu kısır döngü beni öldürüyor. Bunu düşüne düşüne bazen kafayı sıyıracak hale geliyorum.

Sonra derin bir nefes alıyorum. Tekrar seni gördüğüm o sokağa gidiyor zihnim. Karşına çıktığımı hayal ediyorum. Beni gör, tanı istiyorum. Zamanla da sev.

Beni sevmen için sana yalvaramam ama seni ikna edebilirim.

Bunu yapabileceğimden o kadar eminim ki... Bu düşünce beni etkisi altına alır da bir aptallık yapıp karşına çıkarım diye çok korkuyorum.

Senin bir parçan olmak için deliren ruhumu susturmak için türlü türlü oyunlar yapıyorum. Kendimi avutmak kolay olmuyor fakat bir şekilde başarıyorum.

Senin için daha zor aslında, ben seni tanıyarak kalbimi huzurlu bir dünyanın içerisine atıveriyorum. O dünya toz pembe ve huzurlu. Sense olmayan benlerdeki olmayan beni arıyorsun belki de... Belki de sende senin için olmayan bir ben için hayıflanıyorsun. Belki de çok yakındır buluşmamız. Belki de yarın o sokakta karşılaşacağız ve bana istemsizce gülümseyeceksin. Belli mi olur...

Kendimi düşünmek yerine seni düşüneceğim. Umudumun son damlalarını da sana harcayacağım öyleyse. Sana seni anlayan bir ben versin diye. Öyleyse kendime dua etmek yerine sana edeceğim. Sana bir ben versin Allah bana bir sen vermese de olur.


























tumblr

31 Ekim 2015 Cumartesi

İSTEMENİN ÇEŞİTLİLİĞİ

Başka bir şehirde, başka bir şekilde, başka bir insan olmak istiyorum.
Sessiz sakin bir hayatım olsun ama bu hayatın her parçası bana ait olsun. Varoluş sebebim için yaşayayım. Ama farkında olayım. 
Kıyafetlerimi yaz-kış kahverenginin hakim olduğu şekilde seçeyim. Çünkü bu aralar kahverengi ve tonlarını ne kadar çok sevdiğimi fark ediyorum. Kahverengiyi seviyorum, beni güvende hissettiriyor. Huzur veriyor, içimi hafiften titretiyor. Yüzümü rüzgar okşuyor gibi oluyor. Yaprak hışırtılarını duyuyorum. Kahverengi sonbahar gibi, beni gülümsetiyor.

Kitaplarım olsun istiyorum birde raflarca, odalarca... Ama benim olsun. Okunmuş ve okunacak olsun. Yüksek raflara parmak ucumda yükselerek uzanayım. Tozunu elimle alıp, sayfalarını koklayayım. Seveyim. Sevdikçe okuyayım, okudukça seveyim. Her zaman ki ben gibi...
 Birde kedim olsun. Tombul ve gri tüylü bir sarman... Usulca yanıma gelip ayak parmaklarım ile oynasın. Kızsam bile beni bırakmasın. Bunun gibi... İstiyorum işte.

Yalnız olduğum için yalnız kalmayayım da yalnız olmayı seçtiğim için yalnız olayım.
Telefonuma susturacak kadar cesur olayım. Kendi hayatımı az insan çok huzur mantığı ile yaşayayım. Bir ben olayım birde benden arta kalanlar. Kendi basit ve sıradan hayatımın baş rolü olayım.

Sabah kahvaltımı kahve ve tost ile yapayım. Çay ve krep ile... Portakal suyu ve omlet ile... 
Dışarı çıkarken posta kutumu kontrol edeyim. İstiyorum ki onlarca mektup göreyim. Görmek istiyorum. Şimdi ki gibi her baktığımda boş görmek değil... Görmek ama mektup görmek. Bunu çoktan fazla istiyorum.

Kendime mor renkli çiçekler satın alayım. Takip ettiğim dergileri küçük bir büfeden temin edeyim. Kolumun altına sıkıştırdığım dergilerim ve kollarımın arasındaki çiçeklerle ıslak sokakları turlayayım. Turuncuya yakın tondaki kahverengi botlarım ile su birikintilerine basmamaya çalışayım ve bir yandan da eteklerimi toplayayım. Bu benim hayatımın bir parçası olsun ve ben hep keyif alayım.

Keyif almak için yapmayayım, keyif aldığım için yapayım.

Eve döndüğümde beni bekleyen sadece bıyıklı bir kedi olsun, sorun değil. Yeter ki bu, ben istiyorum diye olsun. Çiçeklerimi hemen büyük bir vazoya yerleştireyim. Her gün fotoğrafını çekmek ve yavaş yavaş nasıl solup kuruduğunu izlemek istiyorum. Çünkü güzel bir ölüm izlemek istiyordum.

Dergilerimi sehpaya gelişi güzel koyayım. Gülümseyeyim bir de.

İstediğim için olmasın, olsun diye isteyeyim.



21 Ekim 2015 Çarşamba

PAZAR LANETİ

Bugün güzel bir yağmur yağdı. Çok uzun süren bir yağmur değildi fakat şiddetli yağdı. Tatmin edici bir yağmur olduğunu söylemem gerek. Burayı günlük gibi kullandığımın farkındayım. Bu durumdan çok hoşnut değilim fakat rahatsız olduğum da söylenemez.



Böyle yağmurlu günlerde içimi bir huzur kaplıyor. Anneme de diyorum:
"Böyle havaları çok seviyorum. Bulutlu ve güneş yok."
"Çoğu insan böyle havaları sevmez." diyor. Bende başlıyorum açıklamaya.

Edebiyatçıların karamsar havalardan hoşlandığını söylüyorum önce. Bunu bir yerde okuduğumu hatırlıyorum. Sonra dün gece yazarların roman taslaklarını nasıl oluşturduğuna dair incelediğim görsellerden bahsediyorum. Bir kaç gün önce anneme gösterdiğim taslaklarım ile kıyaslayan bir konuşma yapıyorum. Kendimi yazar gibi hissetmeme sebep oluyor. Anneme kendimin reklamını yapıyorum.

Bunu çoğu zaman kendimde hissediyorum. Sürekli yazdıklarımı veya düşüncelerimi pazarlamaya kalkıyorum. İyi olduklarını düşünmesem bile bunu her defasında yapıyorum. Yazılarımın iyi olduğunu söylediklerinde abartılmayacak bir mütavazilikle teşekkür ediyorum ve pazarlamacı kimliğim ortaya çıkıyor.

"Bloğumu mu okudun? O kadar da iyi değil. Ayrıca Wattpad'de yazıyorum. Biliyor musun? Çok iyi değil ama çabalıyorum. Daha iyisini yapacağım. Pek vaktim yok. Vaktim olsa neler yazarım. Evet teşekkür ederim..."

Falan feşmekan.

Anneme de aynısını yapmak benim kötü hissetmeme sebep oluyor. Ona bu yaz tamamladığım hikayeyi anlatıyorum. Kendimce yorumluyorum. "Orada bunu anlatmak istedim. Bu dersi vermek istedim. Hayat ne kadar kötü olursa olsun ölümün bir seçenek olmadığını anlatmak istedim." diyerek zırvalıyorum.

Taktirlerini dile getiriyor fakat ben doymuyorum. Anlatmak istiyorum. Yazdıklarımı yorumlamak istiyorum. Fikirlerimi aktarmak istiyorum. Yapacağım şeylerden bahsetmek istiyorum. Kısaca yazamadığım için, hiç susmak istemiyorum.

Fakat bir vakit sonra sohbet sona eriyor. Kendi kendine bir şeylerle uğraşıyor. Kahve içerken kitap okumak istiyorum. Çünkü harika bir yağmur yağıyor. Pencereye doğru dönüp kitap okumak istiyorum. Biraz da aydınlık istiyorum. Güneş değil aydınlık.

Fakat yapmıyorum. Kendime eziyet etmeye bayılıyorum. Hep böyle yaparım, istediğim şeyleri imkanım olsa da yapmam. Bundan nefret ediyorum ama bunu her zaman yapıyorum.
Kendimi perdeleri kapalı karanlık odama sürüklüyorum. Orada kitap okuyacağım. Kendime kahve yapamayacak kadar tembelim ve yağmuru dinleme şerefini kendime bahşedemeyecek kadar hasta ruhluyum.

Kitabımı okurken içim acıyor. Kendimi görmek istediğim bir şeyler var kitapta. Ruhumu acıtan bir his var. Kitabı okuduktan sonra yazar hakkında araştırma yapacağım, diye kafamdan geçiriyorum. Fakat bunu düşündüğüm halde bir yerlere notunu almadığım için büyük ihtimal unutacağım.

Kitabı okurken bir kitabın kahramanı olup olamayacağım hakkında düşler kuruyorum. Bunu geçen pazar da kurmuştum, sadece bir anlığına. Bu nedenle iki satır başı arasındaki kesiti okurken anlamıyorum. Yine de buna devam ediyorum.

Kitap kahramanı olamayacak kadar gerçeğim. Evin içerisinde eşofmanlarla pineklemenin kitap konusu olmaya layık olduğunu sanmıyorum. Ama bence gece yarıları uyanıp ruhumu acıtan konular hakkında defterime yazılar yazmak bir kitap konusu olabilir. Ya da annem ve babamla gerçekleştirmiş olduğum garip ve bir o kadar da komik diyaloglar kitaplara hoş bir hava katabilir. Ama genel olarak sıkıcı olur.

Kitap belki de film kahramanı asla olamam. Filmde gösterilmelik bir görselliğim yok çünkü.
Hayatımda yaşadığım farklılıklar filmlerde gösterilse bile kimse "O tıpkı benim gibi." demez. Bu yüzden kimse filmi beğenmez. Ayrıca hayatımı herkese sergilemek istemiyorum, bu utanç verici.

Geçen pazarı düşündüğüm de daha fazla utanıyorum. Halk Eğitim merkezinden çıkıp dersime gitmek üzere bir otobüse atladım. Saat henüz erkendi ve etrafta liseliler yoktu. Ve o gün lanet pazardı! Pazarları sevmem. Pazartesilerin arifesidir. Herkes evindedir, geç kalkarlar. Her yer kapalıdır ve herkes aile kahvaltısı yapar. Bense daha kahvaltımı bile yapmamıştım.
Dersime daha vardı bu yüzden kötü düşünmedim ve etrafta tur atmak için vaktimin olduğunu düşündüm. Aylardır cüzdanımda duran ve harcanmayı bekleyen güzel kağıt paralarım vardı. Kitap alabilirdim ve alacaktım. Irmak kenarındaki kitapçıya gidecek, sahibi ile biraz sohbet edecek bana indirim yapmasını rica edecektim. Yine geleceğimin garantisini ona verip oradan ayrılacaktım.

Merdivenlerden inerken lanet bir şeyi hatırladım. "Bugün pazardı!" Ve elbette burası da kapalıydı. Bozuntuya vermedim. Merdivenlerden indim ve dümdüz ilerledim. Çoğu restoran kapalıydı ve etrafta işsiz arabesk tayfa diye nitelendirdiğim insanlar vardı. Dümdüz ilerledim ve diğer bir seçeneğim olan kitapçıya gitmeye niyetlendim. Bugün kitap almam gerekiyordu ve yapacaktım. Oranın kapalı olmamasını umuyordum. Bir ara sokağa girdim ve karşıma kahvehane çıktı. Hepsinin garip bakışları bana yönelince anladım ki o sokaktan geçen ilk dişi yaratık bendim. Başımı eğip fazla umursamadan hızla geçtim ve kitapçıya ilerlemeye başladım. Bu mesafeden bile kapalı olduğu anlaşılıyordu. Yine de ilerleyip yanındaki yoldan yürüdüm ve ana caddeye çıktım.

Aslında Halk Eğitimden ayrılırken kendime güzel bir yemek ısmarlama kararı vermiştim. Fakat üç durak öncesinde kalıyordu ve erken inmeyi çoktan unutmuştum. Zaten iştah falan kalmamıştı. Yalnız başına yemek yemekten nefret ederdim ve ilk kez cesaret edip yemeye karar vermiştim. Bu sefer de kararımdan döndüm.

Marketten bir şişe soğuk şu aldım ve havaya havaya küfür etmeye başladım. Yalnız olunca ediyordum çünkü edesim geliyordu. Genellikle kendime küfür ediyordum. Markete girmeden önce arayabileceğim tek arkadaşımı aradım -çünkü diğer arkadaşlarım benden çok uzaktaydılar- ve açmasını sabırsızlıkla bekledim. Açtığından hemen konuya girdim ve yemek yemek için teklifte bulundum. Eve erken gitmesi gerektiğini söyledi ya da onun gibi bir şey. Sorun olmadığını söyledim. Bu benim sorunumdu, onun değil. Ona kızmadım. Onu seviyordum. Bu yüzden de kendime küfür ediyordum.

Öylesine yalnız öylesine kimsesiz hissediyordum ki... Ki'nin devamı yoktu. Öyle hissediyordum ama daha ölmemiştim.
Ne zaman oldu hatırlamıyorum ama hocam aradı. Bana birde gel dedi. Saat birde. Zaten Halk Eğitimden saat on gibi çıkmıştım. Açtım ve kitapçılar açık değildi.

Kendi kendime sorun olmadığını düşündüm. Kütüphaneye gidebilir, vakit gelene kadar orada ders çalışabilirdim. Geri zekalı olduğum için yarı yolda günün pazar olduğu aklıma geldi. Ara sokaklardan geçerken küfür etmeye devam ettim.

Çünkü balkonlarda aile kahvaltısı yapan insanlar vardı. Beyaz atleti ile evin içinde gezen aile babalarını çok kıskanıyordum. Beni izliyorlardı. Farkındaydım, çocuklar da bana bakıyordu. Bir teyze elinde demli çayını içerken bakışları ile beni takip ediyordu.

Haklılardı. Benim ne işim vardı burada!

Bir tane erkek çocuğu ikinci kattan bana laf attı. Seslendi gibi, sataştı işte. Seni velet, dedim kendi kendime. Umursamadım.

Küf kokulu kütüphanenin açık olmasını ne çok isterdim.

Ana caddeye tekrar çıktım. Yürürken üçüncü ihtimaldeki kitapçının da kapalı olduğunu gördüm fakat bildiğim için ilk ikisindeki gibi çok yıkılmadım. Allah'a şükürler olsun ki kırtasiyeciler açıktı!
İstediğim kitapları bulamayacaktım belki fakat o kadar da kötü değildi durum.

Hemen listemi kontrol ettim ve kitaplara göz gezdirdim, sinir bozan çalışanı da kovaladım ve kitaplara yoğunlaştım. Elektrikler kesikti ve jeneratörlerin rahatsız edici sesi boğuk olsa da üst kata ulaşıyordu. Buna rağmen olduğum yer çok karanlıktı ve fazla sıcaktı. Alnımdaki terleri silerek rafları inceledim. Listemdeki hiç bir kitap yoktu. Güldüm. Bugün olanlar -kötü olan-  artık beni şaşırtmıyordu. Anlaşılan o ki lanetli günümdeydim.

Yine de gözüme kestirdiğim kitapları elime aldım. Kafamda hesap yapıp paramı kontrol ettim. İki tanesini fiyatı yoktu, yine de kasaya götürecektim. Eğer yetmezse almam olurdu.

Kasadan üç kitap ile ölmeden kurtuldum. O kadar şanssız hissediyordum ki kafama jeneratörün dişlisi gelecekti diye ya da "Bu kitaplar ayırtılmış." lafını duymaktan korktum.

Üç kitabı aynı poşete koydu, ses çıkarmadım. Cidden öleceğimi düşündüğüm için hızla ayrıldım.

Cadde boyunca mutlu ama yorgun bir halde yürüdüm. Gidecek hiç bir yerim yoktu. Canımı yaktı. Her yer kapalıydı ve bir kahveye oturmak istemedim. Telefonum çalmıyordu ve sokakta hiç tanıdık yoktu. İlk okulda hoşlandığım çocuğu görmeye bile razıydım. Fakat imkan yoktu, belki de ölmüştü. Biran öyle düşündüm.

İlk uğradığım kitapçının yakınlarındaki bir banka oturdum. Siyah bir kedi vardı fakat benim onu sevecek takatim yoktu. Mümkünse onun bana şefkat göstermesini istedim, yapmadı.

Sol omzumun hizasında bir esnaf lokantası vardı ve adamlar beni izliyordu, umursamadım. Karşımda ve arkamda oturan rahatsız edici adamlar olabilirdi fakat gücüm kalmamıştı. Sağ omzumun hizasında ise berrak bir ırmak vardı, onunla da göz göze gelmedim ve hemen yol boyunca "o piti piti" yaparak karar verdiğim kitabı açıp okumaya başladım.

Okurken kendimi gördüm, neredeyse ağlayacaktım. Beni görenler "Bu entel nereden çıktı lan." diyorlardı büyük ihtimali hiç takmadım. Bir süre sonra kitaba kendimi verdim ve okudukça okudum. Kafamı kaldırdığımda esnaf lokantasındakilerin bana garipseyerek bakmadığını, kedinin artık benimle ilgilenmediğini ve burada olmaktan o kadar mutsuz olmadığımı fark ettim. Bire on dakika falan vardı ve ben dört saattir etrafta dolanıyordum. Yaklaşık elli dakika kitap okumuştum ve kendimi kötü hissetmememe rağmen hala yalnız hissediyordum.

O sırada annem aradı ve konuştuk. Mızmızlandım ama bana acımadı, yine de telefonum çaldığı için rahatlamıştım. Belediyenin yanındaki yokuştan çıkarak ilerledim. Annemle telefonu kapattık, yokuştan çıktığım için çok yoruldum. Ofis açık değildi bu yüzden kaldırıma kendimi bıraktım.

Biraz daha dışarıda vakit geçirirsem kendimin evsizler gibi hissedeceğimi düşündüm. Sokaklar benim evim edasıyla oturdum zaten.

Şaşırmamıştım. Çünkü hocam bir buçukta gelmişti.

Kendi kendime bu benim lanetim diyerek söylendim.

Zaten o zaman umutlandım kitap kahramanlığı işine. Okuduğum kitaptaki kadın da benim gibi şeyler yapmıştı. Akşam eve döndükten sonra ona acımıştım fakat sokaktayken yalnızca kötü hissetmeme sebep olmuş ve onu kendime yakın hissetmiştim.

Her şeye rağmen evim güzeldi. Yağmur dinmişti fakat sorun değildi. Annem çay içeceğimizi haber vermişti. Başımla onayladım.

Bunları yazınca rahatladım çünkü konuşacak yeterince insan yok ve yalnızım. Yalnız olmamın ise insanları sevmemem ile alakası yok.

Ayrıca çayım soğudu.

16 Ekim 2015 Cuma

TUMBLR KAFASI

Merhaba sevgili düş sakinleri. Sakin ve sessiz bir cuma gecesinden sizlere seslenmek istedim. Bir iki durum güncellemesi ve "yaşıyorum" konulu postun ardından gecenin derinliklerinde horlamaya gideceğim.

Sosyal mecralardan ne kadar uzaklaşırsam bir o kadar da yakınlaştığımı hissediyorum. Instagram dünyasına kendini kaptıran masum köylü edası ile hunharca fotoğraf paylaşmanın ardından işin içine art niyet girince "Çekilin ulen!" diyerek bu sosyal hesaptan da istifa etmiş bulundum. Çok sevdiğim bir yer olmasına rağmen iki dilim doğranmış patates parçasının 200+ like aldığını gördükten sonra bendeki ipler koptu. Çünkü benim emek verip uğraştığım ve benim için anlam teşkil eden manzara resimlerine 50 beğeniyi bile çok gördüler. Ayrıca ilgi alanım eski lise arkadaşlarımın kendili mendili kamera ile çekilen selfielerinden ibaret asla değildi.

Fakat buna rağmen bilmem kaç hafta önce yine bir hesap açtım, sonra kapatıp yine açtım! Son hesabımda az insan çok huzur kafası ile takılırken benim yanlışlıkla arkadaş kitlemi aktifleştirmem ile birlikte bütün selfie sever vitaminsizlerin hesabımı bulmasına sebebiyet verdim. Bütün çirkefliğimle birlikte hiçbirine geri dönmeme cesaretini de gösterdim. Fakat diyorum ki acaba bloklasa mıydım? Sonra da diyorum ki: "Ey sosyal kul! Böyle şeyler sana yakışmaz."

Şimdi sizlerle de paylaşmak istemiyorum bu hesabımı fakat illaki bulursunuz. O vakit sizleri güzel bir şekilde ağırlayacağım, çünkü sizler güzel insanlarsınız. Ben takipçi kasma kültüründen haz etmiyorum, sanıyorum.

Neyse efendim. Çok severek kullandığım sevgili Twitter adresimden de yakın zamanda boşandım. İşlerin hiç bu boyuta geleceğini tahmin etmezdim. Fakat sizi temin ederim bu ayrılık karşılıklı anlaşma ile gerçekleşti.
Sanıyorum Twitter sakinleri ile uyum sağlayamadım.Fazla kırgınlıklarım oldu. Fazla insan biriktirdim yüreğimde, insandan haz etmem. Bu kadar insan bana fazla geldi en azından. Birde bunun diss atmasıydı, tabiri caizse laf sokmasıydı. Fark ettirmeden takibi bırakmasıydı, engel atmasıydı derken. Dedim: "Yeter!" Uzağa gidin az, gidin de az da biz diss atak!

Gitmediler. Çoklardı. Madem öyle dedim, ben gittim. Zerre kadar pişman olmamakla birlikte "Ay acaba pişman olur muyum?" diyerek açmaya teşebbüs eder miyim korkusu var içimde. Fakat şu an ki huzurum paha biçilemez.

Pek kıymetli dostlarımı özleyeceğim ve beğenerek takip ettiğim o güzel insanları iç çekerek anacağım belki. Fakat böyle olması, önceki halinden çok daha iyi. Eğer keyfimin kahyası da hay hay derse yine açarım, belki. Şimdilik böylesi iyi.

Fakat dayanamadım. Düşüncelerimi kusmam gereken bir yer bulmalıydım. (Dayanamama sürem yaklaşık beş dakika sürdü.) Hemen karar verdim. Fazla düşünmeye gerek yoktu. Yıllarca gereksiz olarak gördüğüm, pek tabi beğenerek uzaktan izlediğim, yalnızca camdan baktığım halde havaya ekmek bandığım o sosyal mecranın bir üyesi olmaya karar verdim!

Elbette bu sosyal alan Tumblr'dan başkası değildi.
Onunla pek tanışıklığımız olmasa da işim düştüğü vakit uğradığım sayılı ahbaplarımdan biriydi. İlk açtığım anda adapte olacağıma inanamadım. Kendimi büyülü bir ormanda gibi hissettim. Çünkü burada 140 karakter olmadan istediğimizi yazabilirdik, ayrıca resim de paylaşabilirdik. Sanki tüm sosyal ağlar tek bir yerde toplanmış gibiydi. Bu nedenle bunu sevdim.

İstediğim kişiyi profilini sevdiğim için gönül rahatlığı ile takip ediyordum. Kimse kırılmasın diye takibi bırakmama durumu yoktu, benim için paylaşımları olduğu sürece vardı çünkü o hesap.

Bu beni mutlu etmişti. Samimi ilişkimiz ciddi bir boyut kazanıp ilerler mi? Yoksa yol yakınken döner miyiz? Hiç bilmiyorum.

Şimdilik tek bildiğim, düşüncelerimi insanlar ne düşünür diye düşünmeden özgür bir şekilde paylaşabildiğim sürece ben, benim. Tumblr da kimse beni takip etmediği için belki de kendimi bu kadar iyi hissediyorum. Bilmiyorum işte. Fakat Twitter'dan kurtulduğum için mutluyum.

Yine de bana ulaşmak isteyenler olur belki diyerek buraya birkaç iletişim adresimi bırakıyorum.
Belki de Twitter'dan gittim diye üzülenler vardır. Yok mu? Hiç mi yok? Peki.

Son olarak; Blogumun link kısmında minik bir değişiklik yaptım ve ankassoul olarak değiştirdim. Google'dan arayıp bulması biraz zorlaştı, bunun için daha çok tıklayabilirsiniz. Sık kullananlara Büş'ün Düşü'nü ekleyebilirsiniz. Hiçbiri olmadı bir google hesabı ile bloğu takip edebilirsiniz.

Sosyal ağları hala kullanıyoruz, baksanıza ölmediğimize göre.


Not: Instagram adresimi daha sonra dayanamam paylaşırım nasıl olsa. (Üzgün ifade.)


3 Ekim 2015 Cumartesi

Midemin Arkasındaki Cesaret

Gece gece attım kendimi sokaklara...
Babam bakmaya geldiğinde yatağımda telefonla beni görmeyeceği için biraz hayal kırıklığına uğrayacak. Hatta sonra da nerede bu kız diyerek endişelenecek fakat bu ihtimali düşünmek istemiyorum. Çünkü kendimi dışarıya çıkarma cesaretini kendimde zor buldum. Bedenimde bir yerlerde belki de midemin arkasında bir yerlere saklamış olmalıyım. Dediğim gibi zor buldum.

Az önce paylaştığım posttaki şarkıyı dinlediniz mi? Dinlemediniz mi? Dinleyin öyle gelin o halde. Çünkü parmak uçlarımı ve burnumu buz gibi yapan gecenin bu serin havasında sokak lambalarının cılız aydınlığı altında yürürken ben bu harika şeyi dinliyorum.

Neden çıktım dışarı onu da bilmiyorum. Karşıdan karşıya geçerken ölmemek için önce sağa sonra sola ve tekrar sağa baktım. Ölürsem babam kızar diye düşündüm. Ölmeden eve gidebilirsem eğer annem diyecekti ki "Geçen sefer ki gibi dolaşmaya çıkmıştır, endişelenme." Annem böyledir çünkü: rahat.

Ellerimi ceplerime sokuyorum usulca. Ekim ayında saat on bir gibi falan üşüdük çok şükür. Endişeleniyorum içten içe... Bu saatte bu hanım kızın sokaklarda ne işi var acaba? İnsanlar böyle düşünüyorlar olmalı. Hatta beni korkutan başka şeyler de düşünmüşler midir diye içimden geçirmiyor değilim. Dünyaya güvenim yok.

Ama cesaretim var. Midemin arkasında bir yerlerden çıkardığım.

İleride bir park görüyorum. Aydınlatması güzel. Yaşıtım olan gençler basketbol oynuyor. Özeniyorum. Utanmasam azıcık da tabiri caizse yırtık bir kız olsam kesin "Bende oynayabilir miyim?" derim. Ama değilim. Bu yüzden demiyorum. Hatta parka da yaklaşmıyorum. Hatta ve hatta kafamı çevirip onları izlemiyorum bile böyle çaktırmadan yandan yandan bakıyorum.

Başımı eğiyorum spor ayakkabılarıma bakıyorum. Ne kadar eskimişler diye içimden geçiriyorum. Uzun süre giydiğim için çarşıya pazara bunlarla gitmiyorum artık, mahallede yürürken falan kullanıyorum. Kendimce bu ayakkabıların mahalleye layık olduğunu belirtiyorum, mahalleyi küçümsüyorum. Ama şuan mahalleden biraz uzaktayım.

Daha fazla gitmesem iyi olur diye içimden geçiriyorum. Ama diyorum ki kendi kendime "Ya ama hayır şu an çok cool'um. Biraz daha ilerle." Eminim bu konuşan kendim değilim, büyük ihtimal şeytan falan.

Bende geri dönüyorum. Tırsa tırsa dönüyorum elbette. Kızım ya çünkü, korkuyor insan.

Doğrusu sokaktaki insanlardan ayrı korkuyorum, annemin babamın tepkisinden ayrı korkuyorum. Cesaretim midemin arkasına geri kaçıyor dönüşte. Dışarıdan hala cool gözüküyorum ama bence.

Kediler bebek gibi sesler çıkarıyorlar. "Haniymiş teyzeleri gelin buraya." diyorum içimden, gelmiyor nankörler. Dışımdan demediğim için anlamadı galiba garipler.

Bahçe kapısını önce usulca açıyorum, kapatırken de ses çıksın istemiyorum. Çıkıyor.
Sonra anahtarımla ana kapıyı açıyorum. Işığı açasım gelmiyor, şuan gecenin siyahı çok ilham verici. Dikkatle merdivenlerden çıkıyorum ama bir basamak daha var sanıp boşluğa basıyorum en son. Öldüm sanıyorum ama ölmemiş olduğumu fark ediyorum. Oh be ile tüh be arası bir fısıltı çıkıyor ağzımdan, gülüyorum.

Eteklerimi kaldıra kaldıra ilerliyorum. Sonra kapıyı açıp içeri giriyorum. Ortam karalık ve sessiz.

Eve geliyorum ve çöküyorum bilgisayarın başına. Gönül isterdi ki daktilomuz olsun. Ama yok, hiç olmadı. Başlıyorum yazmaya işte...

"Gece gece attım kendimi sokaklara..." diye.
Bir süre sonra babam geliyor.
"Ne yazıyorsun?"
"Eh yazıyoruz işte bir şeyler." diyorum geri zekalı gibi. Bu sırada işaret parmağımla baş parmağımı da L yapıp çeneme koyuyorum.
Okumaya başladığını fark ediyorum. Sessizce tepemde okuyor vallahi!
Bende hemen 'enter enter' yapıp yazıyı yukarıda bırakıp boş bir sayfa çıkarıyorum kendime. Kalbim kadar temiz bir sayfa bu...
"Okuma." diyorum 'a' yı uzatarak.
"Okumayayım mı?" diyor ve uzaklaşıyor benden.
"Kötü bir şey yok. Okunmayacak bir şey olsa yayımlamam." diyorum. Kapıyı kapatıyor usulca yüzüme. Son kurduğum cümleyi duydu mu diye düşünme zahmetine girmiyorum.

Sonra yazdıklarıma burada son veriyorum. Yazı da bir ana fikir olduğunu düşünmüyorum. Siyahın bana ilham verdiğini de düşünmüyorum. Cesaretin midemin arkasında olmasına da aldırmıyorum.

Şu an saat 00.36 diye yazacakken 00.37 oluyor. Ulan bendeki şansın diyorum ama gülmüyorum. Başlık yazıp yayınlama işi kalıyor bana başlık bulmada hep kötüyüm, yine kötü bir seçim olacak diye içimden geçiriyorum.



Eğer ölmezsem uyurum, yatakta iki saat kıvrandıktan sonra elbette.

Seni Seviyorum

Nefesin suskunluğum
Bakışın yok oluşum
Ve gülüşün yeniden doğuşum.

Şimdi sor bana
Sence ben yaşıyor muyum?








13 Eylül 2015 Pazar

HÜZÜNLÜ SONRALAR


Nasıl bir giriş yapacağımı bilemedim bu sefer. Zaten girişlerde kullandığım cümleleri hiç sevmiyorum. Fakat bu konu hakkında yazmam gerekiyor. O halde yazayım.

Bizim evimizin etrafında çok yeşillik var. Aslında vardı. Çocukluğum susam ve buğday tarlaları arasında geçti. Ve daha birçok şey...

Evimizin karşısındaki büyük alana buğday ekilirdi. Bir görseniz böyle uçsuz bucaksız bir yeşil. Tarlanın başında, bizim evimize yakın kısmında bir dut ağacı vardı. Böyle kocaman bir ağaç. Küçücük boyumla tırmanır, karnımı doldurana kadar dut yerdim. Ağaç öylesine büyük öylesine ihtişamlıydı ki gözüme hep koruyucu bir baba gibi görünürdü. Böyle dallarına çıkıp oturduğumda kendimi güvende hissederdim. Dutların eşsiz bir lezzeti vardı. Yemyeşil yapraklarının güzelliği gözümün önünden hiç gitmiyor.

Sonra onu kestiler. Tarla sahibi zaten bizi hep kovalardı yemeyelim diye. Ama kendisi de yemezdi. Sonra kestiler işte. Böyle içim acıdı. Kalbim kırıldı.  Küçücük çocuğum ama ha... Üzüldüm işte.

Biraz da şu uçsuz bucaksız gibi görünen buğday tarlasından bahsedeyim. Başaklar o kadar yüksekteydi ki ben içine girdiğimde balta girmemiş ormanlardaymışım gibi hissederdim. Bayılırdım buğdayların içinde gezmeye. Başakların arasına dalardım koşup koşup kendimi yeşil sonsuzluğa atardım. Nasıl bir his olduğunu inanın kelimelerle anlatamam. Böyle çok yoğun bir deniz gibi, uzay boşluğunda süzülür gibi... Öyle bir özgürlük ve keyif.
Annem her seferinde kızardı. "Kızım onlar ekmek olacak basma." Önceleri dikkat ederdim basmadan ilerlerdim. Sonra dut ağacını kesince çocuk aklımla sinirlendim. Siz misiniz ağacı kesen deyip bastım hep. Kuş gibi süzüldüm içerisinde, balıklar gibi dalıp çıktım yeşil okyanusa...

Yazın sonunda buğdaylar sürülüp çöpleri paketlenirdi. Başakları toplanmış tarlada sadece paketlenmiş tarlalar kalırdı. Bizde o paketlenmiş samanların üzerine çıkar, bir ona bir buna zıplardık. Kendimi kovboy gibi hissederdim. Yani öyle hissetmeme sebep olurdu samanlar. Atım içindi her şey.

Sonra ekmez oldular. Daha beteri seneler sonra o zamandan beri ekilmeyen bu tarla moloz parçaları ile doldu. Anlaşılan tarlayı birisi kiraladı ve inşaat kalıntıları molozları ve büyük toprak parçalarını kamyonlarla taşıdılar. Evimizin tam karşısına. Sonsuz yeşilliğin ortasına. Balkona çıkınca gözlerimi kapatıp rüzgarın yüzüme çarpmasına izin verdikten sonra gözlerimi açtığımda o lanet moloz yığınını görüyorum.

İyi ki yemişim o dutları. Oh canıma değsin.

Geçen sonbahardan kalma bir fotoğraf
 
Birde susam tarlaları vardı. Tarlasını çok hatırlamıyorum ama toplanıp büyük balyalar haline getirilmiş hali aklımda. Böyle susamlar toplanıp balyalar haline getirilirdi üç dört tanesi bir araya konurdu, çadır gibi. Bu sefer kovboyluktan kızıl deriliğe geçerdim. Çok eğlenirdik. Çadırlarımızın arasında koşup dururduk. Ya kaçardım ya da diğerleri tarafından kovalanırdım. İnanılmaz bir maceraydı benim için. Karşı konulmaz bir heyecan!

Sonra tarlalar satıldı. Ev yaptılar. Şimdi o tarla hangisiydi kestiremiyorum bile. Sorarsan da komşularımız var artık ama tanımıyorum.

Birde evimize iki yüz metre uzaklıkta bir arsa vardı. Hafif eğimli bu arsa yemyeşil kısa otlar ile kaplıydı. Aslında hazır çimlere benziyordu fakat yüzde yüz doğal olduğu için çim diyemeyiz. O kadar güzeldi ki yanındaki evleri ve yolu saymazsak cennetten bir parça sanırdınız. Bu çimenliğin bir kısmı mini minnacık papatyalarla süslenmişti. Öyle büyüleyici görünürdü ki... Kendimi gerçekten önemli hissederdim çünkü böyle güzelliklere herkes şahit olamaz diye düşünürdüm.
Bu çimenlikte çok piknik yaptık. Arkadaşlarımızla vakit geçirirdik. Top oynardık. Eğimli olması çok hoşuma giderdi böylece üzerinde uzanmak daha keyifli olurdu.
Otururken papatyalara kıyamazdım. Dikkat ederdim aralarına otururdum, incitmeden orada vakit geçirdim. Evimiz yakın olduğu için defterimi, boyalarımı alıp resim yapmaya giderdim. Kendi kendime saatlerimi geçirirdim. Baharın bana verdiği en güzel hediyeydi bu huzur.

Sonra gelip kazdılar her yeri. Ne çimenlikten eser kaldı ne de papatyalardan... Minik Büş'ün yaşadığı tüm anılar o papatyalarla birlikte kayboldu.

Şimdi ruhsuz ve duygusuz bir şekilde bakıyorum oradan geçerken. Karşımdaki çamlara yine gülümsüyorum. Yine güneş için şükrediyorum. Ama bazı şeylerin eskisi gibi olmaması canımı sıkıyor.

Çocukluğumun papatyaları yok artık. Susam balyaları ile dolu tarla da yok.  Buğday başaklarının sararışına da şahit olamıyorum.

Çok şükür hala güneş var. Çok şükür hala rüzgar var. İyi ki söküp yıkmak için ulaşamayacağınız yükseklikte de elinizden kurtuluyorlar. Gerçi sizler ve bizler yakın zamanda onları da halletmek için bir yol buluruz.
O zamanı görmeden inşallah açmamak üzere kapatırım gözlerimi.

Özlediğim papatya kokularıyla buluşurum umarım. Dizleri çimen lekesiyle dolu o küçük çocuk ile tekrar karşılaşırım umarım.

Sonra demek istemiyorum artık. Umarım yarınlarıma sonra'larsız ulaşırım.

Umarım...



18 Ağustos 2015 Salı

Gözlerinin Rengini Bilmediğim Adama



























                                                                                   



                                       




Hayatımda tadabileceğim en güzel duygu olmasa da ilk duyguydu belki de sevilmek. 
Gözlerinin rengini bilmediğim adam tarafından sevilmek ise sevgilerin en aşağılayıcısıydı.
Fakat gözlerimin içine bakmadan ve elimi tutmadan sevebilen biri için yaşamak belki de en güzeliydi. Sevgiyi iliklerine kadar hissedebilmek en kusursuz olandı belki de. Ve sevgini onun iliklerine kadar hissettirebilme arzusu en kıymetlisiydi.

Karşılıksız bir sevgi havuzunda asla yüzmedim. Olmayanı da sevmedim. Sevmenin bir lüks olduğunu bilerek nefes aldım. 
Güneşin sırf ben seviyorum diye bu kadar güzel parladığını biliyordum. Nefes alırken onun için yaşadığımın da farkındaydım elbette. 
Şarkıların onun sayesinde anlamlı olduğunu da biliyordum. Aptal değildim fakat aptal aşığı oynamak hoşuma gidiyordu.
Sevdiği şeyleri sevmek de beni ona ait hissettiriyordu. 

Görmüyordum, duymuyordum ama seviyordum.

Sevme duygusu beni korkunç bir şekilde kendine esir almıştı. Bunun bir büyü olduğunu düşünemedim. Yumuşak duvarları olan bu hapishanede hapis kalmak beni güvende hissettiriyordu.
Bunun bir lütuf olduğunun farkındaydım fakat böyle düşünmek istemedim.
Şükretmedim onun yerine daha fazlasını istedim. Kalbinin benim olması yetmedi bana sanırım.
Nefesini avucumun arasına almak istedim. Kokusunu saçlarıma hapsetmek istedim. Yani bilmiyorum daha somut bir şeyler istedim sanırım.

İltifatları beni mutlu etmedi. Bana, mutluluk hissinin bu duygu için ne kadar aciz bir tanımlama olduğunu gösterdi. 
Bu his uçmaktan daha güzel miydi bilmiyorum. Gerçekçiydim, daha önce de hiç uçmamıştım bu yüzden bilmiyordum.
Fakat duyduklarım sarhoş olmama yetmişti. Sarhoş olmak için günaha girmeye gerek yoktu. Utandığın için gözlerinin rengini bilmediğin adamın sözlerine kulak vermem yeterliydi.

Gözlerinin rengini bilmediğim bu adamın dudaklarından, gözlerinin rengini duymak ise en komiği idi. Gerçek olup olmadığını kontrol etmek için  gözlerine bakmaya cür'et edememek ise sevmenin en masum hali idi.

Mükemmel bir kadın olduğumu söyledi. Yalandı ama hoşuma gitti.

Dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunun farkında değildim. Seviyordum, seviliyordum. Bu benim için yaşamaya yeterdi. 
Orada gözlerinin rengini bilmediğim bir adam vardı. Var olduğu gerçeği yaşamam için yeterli bir sebepti. 
Ona teşekkür edeceğim çok şarkı vardı. Ona teşekkür edeceğim çok kitap vardı. O zamana kadar bu kadar "çok" olduğunu fark etmemiştim bile.

Gerçek olmayan her şey hoşuma giderdi. Hayal gücümü de doruklarda yaşardım. Sanırım bu yüzden gittiğini de çok geç anladım. Kalbinde bana yer yoktu. Kabul etmesi ise en zor olanıydı.

Sevgiyi suçlamak kolay geldi. Aşkın koca bir yalan olduğunu söylemek daha az canımı acıtacaktı.
Sevildiğim kısa süre boyunca gerçekliğine inandığım sevgi benim için sadece çöp yığınıydı.
Çünkü beni seven adam beni kandırmıyordu. Beni gerçekten seviyordu. Bu durumda sadece kendime kızmalıydım. Berbat bir adam olduğu halde onun beni sevmesine izin vermiştim ve bundan faydalanmıştım.

Sevgiye açtım o ise benden daha fazla sevmeye açtı.

Giderken bağırmaya hakkım yoktu bu yüzden güldüm. Bu canını yakmaya yetti. Diyecek pek bir şeyim yoktu yine de susmayı tercih etmedim. 
Söylemediğim bir şey vardı elbette. Söylemek istemediklerimin yanında bunu haykırmak istiyordum.

Beni sevdiğin için teşekkür ederim. Yalandı ama hoşuma gitti.


14 Ağustos 2015 Cuma

OT OLMAK İSTİYORUM




Fakat kararım kesin ot olacağım.

Bu konuda fazlası ile hassasım. Samimiyetimle dile getiriyorum: Ot olmak istiyorum.
Ot olmanın amaçsızlığını iliklerime kadar hissetmek. Bu sorumluluktan yoksun durumu kanımın son damlasına kadar kullanmak, bu lüksü boşuna harcamadan efendi efendi toprakta bitmek istiyorum.

Sevgili bahçıvanlar, belediye görevlileri ve tanımadığım bir sürü adam, amca, efendi ya da ne olduğu belirsiz şahıslar beni yolsa, kesse yahut koparsa bile, ben varlığımın gereksizliğini umursamadan sürekli bitmek istiyorum. Yılmadan, yıkılmadan ve hatta sıkılmadan oracıkta tekrar tekrar yeşersem. Büyüsem de büyüsem. Yokluğumun kimseye koymadığı şu dünyada inadına var olmak için savaş versem ve bunu büyük bir gayesizlik ile yerine getirsem...

Fütursuzca üzerime basan insanlara inat, yüzümün, kaşımın, gözümün ve hatta bedenimin yamulmasına, eğilip büzülmesine aldırmadan bir halt varmışcasına yaşamak için fuzuli bir çaba göstersem.

Üzerime serpilen her bir su damlasına şükür etsem. Etsem de gürlesem, daha da alevlensem ve yaşama coşkusu ile yanıp tutuşan bu gönlümde at koştursam.

Varoluşumun amaçsızlığına hiç sövmesem.
Yağmura sevinsem, güneşe sevinsem, rüzgara sevinsem.
Çiçekli olanlara özenmesem. Onlarla gereksiz bir rekabete girmesem. Ağacın heybetini kıskanmasam. Lalenin zerafetini öfke ile karşılamasam. Sudan korkmasam, çamur olmaya aldırmasam.

Bir anda bir nebze olsun yararlı olduysam ne mutlu diyerek beni yalnızca vücudunu besleme unsuru olarak gören, süt kaynaklı bu canlıya da kırılmasam, asilliğine sual olunmayan diğer canlı için de savrulmasam.

Yok olmaktan ve yeniden doğmaktan korkmasam. Yalnızca yaşamanın heyecanına ortak olsam ve ölümün tatlı kokusu ile mest olsam. Olduğum hal için mutlu olsam ve olmadıklarım için isyan etmek yerine oldurana şükür etsem.

Kendim için değil de onlar için yaşasam ve ölsem. Dediğim gibi keşke ot olsam.

Ot gibi yaşasam ve ölsem ve yeniden doğsam.
Yalnızca bu zarif ve bir o kadar da kayda değer olmayan, ama yeşil ama sarı rengi ile doğanın en anlamlı bir o kadar da en değersiz sayılan canlısı olan ot olsam.

Üzerime basacaklarını bilsem de varlığımdan bir haber yaşasalar da böylesine bir yaşamın lütuf olduğunu bilen bir ot olarak yeniden var olsam.

Bunları bildiğimden habersiz olan iki ayaklı ucubenin altında ezilirken daima varoluş gayemi taşısam yüreğimde ve en içten dualarımı bu küçük ve yeşil bedende etsem.

Böyle bir yaşamı dilesem ve gerçek olsa...

Ben keşke bir ot olsam.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

ÇOK PİŞMANIM HAKİM BEY

Bir soru ile başlamak istiyorum yazıya izninizle...
Geçmişte yaptıklarınızdan mı yoksa yap(a)madıklarınızdan mı pişmanlık duyuyorsunuz? Bakın geçmişe dair pişmanlıklarınız var mı diye sormuyorum. Yaptıklarınızdan mı yapmadıklarınızdan mı diye soruyorum.

Sorunun hassasiyetine dikkat çekmek istiyorum. Çünkü yazacaklarım bununla ilgili. Ben pişmanlıklarımı yazacağım.



Doğrusunu söylemek gerekirse yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Büyük konuşmayayım belki de pişmanlık duyacağım bir şeyler yaptım fakat hatırımda değil yahut unutmak istiyorum. Fakat ben genelde yapmadıklarımdan daha aciz konuşmak gerekirse yapamadıklarımdan pişmanlık duyuyorum.

Nasıl mı? Nasıl mı?!

Örneğin kiracımızın benimle yaşıt olan kızına sinirlenip çamaşır askısından uçup ağaca düşmüş mor renkli bluzunun üzerine üçüncü kattan ketçap sıktığım için hiç pişmanlık yaşamıyorum. "Oha Büşra bu kadar kötü bir insan olduğuna inanamıyorum!" dediğinizi duyar gibiyim. Fakat üzgünüm bunu yaptım.

O kadar gıcık ve sinir bozucu bir kızdı ki anlatamam. Çok sinirlendim yaptığı şeylere. Hırsımı alamadım, bir şey yapmam gerekiyordu. Bende buzdolabındaki ketçabı alıp bluzuna sıktım. Yarısını sıktım belki de... Geçmiş gün hatırlamıyorum. Fakat annem sonra gelip sen mi yaptın diye sordu. Bende elbette inkar ettim. Fakat haftalarca bluzu ağaçtan alıp da yıkamadı annesi. 
Annem gidip ağaçtan aldı bir güzel yıkadı ve kapılarına koydu. Anneme yazık olmuştu o kadar uğraşmıştı ve mahcup olmuştu. Eğer pişmanlık duyacaksam sadece annem için duyarım fakat duymuyorum. İyi ki yaptım. Hatta o kızla ilgili pişmanlık duyduğum bir nokta var ki... Keşke tüm gücümü toplayıp suratına bir yumruk çakmamak! 

Çok pişmanım yapmadığım için... Çünkü fiziki olarak güçlüydüm. Ondan uzundum. Yapabilirdim fakat annem ile annesinin bir komşuluk hukuku vardı. Arkadaş da sayılırlardı. Fakat çok pişmanım. Keşke saçını başını yolsaydım. Öyle canımı yakan, moralimi bozan, günümü berbat eden bir kızdı ki... Düşündükçe geriliyorum ve kemiklerimin sızladığını hissediyorum. Gülmeyin bana lütfen ama samimiyim. Keşke dişlerini eline verseydim.

Geçmişte nefret ettiğim insanları dövmemek konusunda çok ciddi pişmanlıklarım var. Madem buradan girdik konuya devam edelim.

Mesela keşke ortaokuldaki gerizekalı bir kız olan ve beni sinsi gözlerle izleyen Bayan S'in kafasını voleybol filesine geçirseydim. Yahut ilkokulda parası ile hava atan kardeş katili tipli sarı Bayan M'in ne kadar aptal olduğunu suratına söyleseydim. Ya da daha dün sınıf arkadaşım olan lisedeki kıvırcık saçlı herkesin arkasından dedikodu yapan ve sadece menfaat adına arkadaşlık kuran iki yüzlü Bayan S'in o kıvırcık saçlarını tuttuğum gibi yolsaydım. Keşke... Ahh keşke...

Sizi temin ederim eğer geçmişe gitseydik bunu yapardım. Bunu gerçekten yapardım. Tüm gücüm ile her birinin suratına bir tane yumruk çakardım. Bunu cidden yapardım ve ağız dolusu küfürler ederdim. Benim hakkımda ne düşündükleri umurumda olmazdı çünkü zaten benim hakkımda kötü düşünüyorlardı bu yüzden umursamadan onları hastahanelik ederdim. Gerçekten yapardım!

Bunun yanında ortaokuldaki sevimsiz Türkçe öğretmenim M.K. ile iyi ki uğraşmışım. Verdiği gereksiz ödevleri iyi ki yapmamışım. Aslında yaptım, yapmak zorunda kaldım fakat elimden geldiğince karşı geldim. Bize bir şey öğretmediği gibi bir de bizi zora sokmak için elinden geleni yapardı. Fakat bir seferinde sınıfta onu öyle bir rezil ettim ki hiç pişman değilim. Aslında rezil etmek değildi bu. Bir sorunun cevabını bilememişti bense biliyordum ve soruyu açıklayarak çözüyordum fakat kabul etmiyordu. Bu kez kanıtlarla açıklayacağımı söyledim ve ertesi gün kaynak kitaplar, örnek sorular ve donanımlı bir şekilde sınıfa geldim.

Tahtaya soruyu yazdım. Net bir şekilde açıklama yaptım iki tane farklı kaynaklardaki örnek soruları gösterdim ve gülümseyerek sunumumu bitirdim. Belki basit bir konuydu fakat elimden geleni yaptım. Tüm sınıf benim haklı olduğumu söyledi ve beni tebrik etti. Fakat insanlık fakiri sevgili öğretmenim (!) "Evet arkadaşlar arkadaşınız da böyle düşünmüş onun dediği de doğru olabilir." gibi gerzekçe bir açıklama yaptı. Arkadaşlarım onun dediklerini önemsemedi çünkü onun nasıl biri olduğunu çok iyi biliyorlardı. 

Onun ne düşündüğü umurumda değildi cevap doğruydu ve ben elimden geldiğince açıklamıştım. O egosundan taviz verip desteklesin ya da desteklemesin. Pişman değilim.

Evimizin karşısındaki tarlanın köşesinde duran dut ağacına çıkıp dut yediğim için ve ağaç sahibinin azarlarını duymazdan geldiğim için pişman değilim.

Bisikletimin çalındığı şakasını yapan cadde üzerindeki market çalışanlarını ve onlara yardımcı olan mahalle çocuklarını elimde sopa ile kovaladığım için ve benden yaşça büyük oğlan çocuklarını ağlattığım için de pişman değilim. (Bisikletim market deposundan çıkmıştı.)

Değilim yani...



Ama geçmişte kızdığım insanların suratlarına ne mal olduklarını söylemediğim için çok pişmanım. Hemde çok! Yolda görsem belki de samimi bir şekilde gülümserim. Ya da umursamam ve görmezden gelirim. Belki de "Aslında o kadar da kötü değildi." derim kendi kendime. Ama keşke diyorum. Keşke ağızlarının payını verseydim.

Yaptığım şeylerden pişmanlık duymuyorum çünkü yanlış şeyler yapmamaya çalışıyorum. Yaptığım şeylerin de yanlış olduğunu düşünmüyorum. Fakat ne kadar yanlış olsa da keşke yapsaydım dediğim şeyleri yapmadığım için pişmanlık duyuyorum.

Bu kısır döngü içerisinde gelecekte yapmadığım şeyler için pişmanlık duymaya devam edeceğim. Yaptıklarımdan da büyük ihtimal övüneceğim.

Sizinde içinizde keşkeleriniz oluşacaksa eğer o an düşünün ve yapın! Yaptığınızda keşke dememek için ise iyi düşünün ve yanlış ise yapmayın.

Pişmanlıkların kimisi tatlı bir çilek gibi rahatlatıcı kimisi ise kırmızı bir acı biber gibi göz yakıyor. 

Ey aptal pişmanlıklar! Beynimin içinde yer etmek yerine geçmişin tozlu raflarına def olur musunuz? Çünkü kedime zindan etmem gereken bir dünya var!


8 Temmuz 2015 Çarşamba

GERİ SAYIM [UNRAVELING] | Kitap Yorumu |

Kitap tanıtımı ile geldim bu kez.
Kitabın ismi: Geri Sayım.







                   



Bir bilim kurgu kitabı olan Geri Sayım içinde dostluğu ve sadakati de barındırıyor.
Sıradan bir lise öğrencisi olan Janelle bir kaza nedeniyle ölüyor. Ve aynı saniye içerisinde tekrar hayata dönüyor. Daha doğrusu Janelle böyle olduğunu düşünüyor fakat kimse onun bu söylediğine inanmıyor. Fakat onu hayata döndüren kişiyi görüyor. O aslında hiç konuşmadığı bir çocuk. Onu neden tekrar yaşatıyor?
O öldüğü konusunda çok ciddi ve yaşaması da bir mucize.

Kitabın ilerleyen sayfalarında daha önce hiç dikkatini çekmeyen hatta bir grup serseri diye nitelendirdiği kişilerin içerisindeki Ben'in aslında öyle biri olmadığını fark ediyor. Aslında oldukça zeki, okumayı seven ve akıllı bir çocuk olduğunu düşünmeye başlıyor. Üstelik onu hayata döndüren çocuğun ta kendisi. En azından o öyle olduğuna inanıyor.

Ayrıca Janelle'in babası büyük bir soruşturmayı araştırırken onun dosyalarını karıştırıyor ve bir şey fark ediyor. Yaşanan tüm olaylar ve geçen davalar şunu gösteriyor: Geri sayım.

Belki tüm insanların hayatlarına mal olacak bu geri sayımı durdurması gerek fakat babasının dahi yapamadığı şeyi o nasıl yapacak?

Yeniden hayata geldiğini düşünürken ve kimse ona inanmazken bunu insanlara nasıl anlatacak?

Tüm bunların ortak noktası ne? Tüm bunlar nasıl bir araya gelecek ve geri sayımı durduracak?

Bu ve bunun gibi birçok sorunun cevabını kitabı okuduktan sonra alacaksınız.
Bilim kurgu ve gizemi seviyorsanız okuyabilirsiniz. Aşkın ve dostluğunda bulunduğu bu kitap size karar vermenin zorluğunu yaşatacak.

Bu kitapta klasik "Biz ayrı dünyaların insanlarıyız." cümlesinin aslında gerçek anlamını anlayacaksınız.



İlginç bir kitaptı. Aslında çok beğenmedim fakat merak ettiğim için sonuna kadar ilgiyle okudum. Belki siz benden daha çok seversiniz. Okudum gitti işte.
Size de keyifli okumalar o halde!

Selametler~

HELLO STRANGER

Yeni bir film tanıtımı ile geldim!
Tayland yapımı film Kore'de geçiyor. Bu yüzden oldukça ilgi çekici buldum ve izledim. Bakalım sizler de benim gibi düşünecek misiniz?




























Oldukça keyifli bir film olan Taylan yapımı bu film iki ayrı yabancının Kore'ye geziye gitmesi ile başlıyor.
Erkek karakterimiz bir tur ile Kore gezisine gidiyor ve pek fazla uyum sağlayamıyor. Bir gece yemek yemeğe otelinden ayrılıyor ve bir yere yemek yemek için gidiyor. Fakat içkinin yanında yediği şey onu pek mutlu etmiyor. Dilini bilmediği bu ülkede ne yediğini nasıl bilecek? (Bahsettiğim sahne insanı güldürüyor. Biz gitsek aynı duruma bizde düşeriz. Köpek eti mi domuz eti mi nerden bileceğiz ki?)

Daha sonra içki içtiği için yolun ortasında sızıp kalıyor.

Bayan karakterimiz ise Kore fanı bir arkadaş. Bu nedenle izlemenizi öneriyorum çünkü Kore fanlığını ve Drama izleme sevdalısı olmayı esprili bir dille eleştiriyor film. Doğrusu gidecek olsam tıpkı kız gibi her yerde "Kimchi" diyerek fotoğraf çektirir karış karış filmlerin çekildiği yerleri arardım.
Bayan karakterimiz de bunları yapmaya gidiyor fakat sevgilisinden gizli gidiyor. Ona yalan söylese bile Kore turunun keyfini çıkarma peşinde.

Yolda bir adam görüyor ve soğuktan donar vaziyette sızmış olan adama bakıyor. Önce umursamıyor daha sonra onu kaldığı pansiyonun girişine taşıyor.Böylelikle iki karakterimizin hikayesi başlıyor.

Çocuk ayılınca kızdan onu oteline götürmesini ve turuna yetişmesi için yardımcı olmasını istiyor. Kız da önce reddediyor fakat sonra yardım etmeyi kabul ediyor. Fakat tur çoktan gitmiş oluyor ve iki gün sonra onu almaya geleceklerini söylüyor.  Bu nedenle bu iki yabancı birlikte iki günlüğüne vakit geçirmeye başlıyorlar.
Ooo neler yapıyorlar neler... Ne anılar yaşıyorlar... Neler neler oluyor... O kısa zamanda cidden inanılmaz hatıralar oluşturuyorlar!

Bu sahneler çok eğlenceliydi.

Uuu romantizm! Tıpkı filmlerdeki gibi!

Bir adet Fangirl bakışı.





Valla filmin sonuna kadar ikisinin de adını öğrenemedik. Tanışmadılar ve birbirleri ile inanılmaz şeyler yaptıkları halde birbirlerini tanımadıklarını söylediler.

Film öyle çok güzel falan değildi fakat keyifliydi. Eğlenceli, romantik ve komikti. Öneriyorum çünkü Kore sever olmak hoş bir şekilde işlenmiş. Kız aslında Kore'ye Koreli bir arkadaşının düğünü için gidiyor. Çoğumuzun da bir Koreli arkadaşı vardır yada olması için Chat sitelerini alt üst etmiştir.

Bayan karakter çok tatlı ve enerjik. Çocuk da oldukça komik ve açık sözlü. Filmdeki sahnelerde oldukça eğlenceli. Kısaca izleyin bu filmi! Keyif alacağınız bir yapım!

Keyifli seyirler~







25 Haziran 2015 Perşembe

FARKLI OLMA SORUNSALI

Selam dostlarım. Saçmalamaya geldim! Kendi hayatımı burada parça parça anlatmak hem herkesin hoşuna gidiyor hemde kendimi kendim gibi hissetmeme sebep oluyor. Bundan her ne kadar pişman olacağımı bilsem de anlatmaya devam!

Geçen sefer farklı olmak konusuna fazla yüklenmiş olmalıyım ki dostlarım yoğun istekte bulundu bu nedenle bende geçmişimin sayfalarını açıp size tüm açıklığı ile anlatmaya ve kendimi rezil etmeye karar verdim.


(Mimde bahsettiğim minnak ilk okul farklılıklarımı tekrar yazmayacağım.)

Bundan yıllar yıllar önceydi. Okula gidiyor muydum acaba? Gidiyorsam bile ikinci yada üçüncü sınıftayım. Mahallemizde aynı yaş grubunda olduğum dört kız vardı. Fakat hiçbiri ile doğru düzgün anlaşamazdım. Aynı zamanda benden 3-4 yaş büyük okullu ablalar vardı ki ben onlara abla demezdim.

Biyolojik yaşım küçük tayfa ile vakit geçirmek isterken beyin yaşım büyük tayfayı tercih ederdi.
Büyük tayfa ile daima daha fazla eğlenirdim. Onlarla uyum sağlar ve iyi ayak uydururdum. Fakat ne yazık ki en küçükleri ben olduğum için beni kullanırlardı. İçten içe bana güldüklerini ve benimle dalga geçtiklerini de bilirdim fakat hayır diyemezdim. Arkadaşlıkları ile tehtid ederlerdi beni. Bu durumdan korkar ve her dediklerini yapardım. Elbette çok saçma şey istemezlerdi fakat kullanıldığım aşıkardı.
(Aslında benden çok saçma bir şey istemişlerdi ve bende yapmıştım fakar bunu asla açıklamayacağım.)

Büyük olan tayfa ile ağaçtan ağaca tırmanır, maceradan maceraya koşardık. Mahallede tiyatrolar düzenler, geceleri elimizde meşalelerle dolaşırdık. Onlardan küçüktüm ama uyum sağlardım. Beni ezerlerdi. Aslında çok zoruma giderdi çoğu zaman karşı çıkmak isterdim ama yapamazdım. Gerçekten ezildiğimi ve küçümsendiğimi şimdi şimdi idrak ediyorum. Birisi üniversiteyi bitirdi. Birisi üniversite ikinci sınıfta diğeri Tıp'ı kazanıp gitti. Şimdi onlara tüm dediklerini anlatsam yüzleri acaba nasıl bir şekil alırdı merak ediyorum. Birisi hemen yan komşumuz diğer ikisi de çok yakın fakat şuan hiç görüşmüyoruz. Büyümek onlara da zor gelmiş olmalı.

Küçük tayfa ise yaşıtım olanlardan oluşmasına rağmen bir avuç beyinsiz gibi gelirdi. Hatta şuan da öyle geliyorlar. Asla oyun kuramazlardı. Evcilik oynamayı bile beceremezlerdi. Her zaman ben liderlik yapardım fakat inanılmaz sıkıcı olurlardı. Bir tanesi ile hiç doğru düzgün oynayamazdık eve gidince gelmezdi. Bir tanesini hemen her oyunda yendiğim için çok sıkılırdım çünkü bir anlamı yoktu. Diğeri ise kaybedeceği oyunları asla oynamak istemezdi. Bu nedenle sürekli geçimsizlik yapardı. Öbürü ise inanılmaz asosyaldi ve o zamanlaroın meşhur dizisi Cennet Mahallesi'ni izlerdi ve bu beni uyuz ederdi. Evlerine onunla vakit geçirmek için giderdim ve saatlerce onu izleyip: "Ne kadar saçma. Tam bir saçmalık. Nefret ediyorum. Bence çok banal." diyip dururdum.
Cidden çok sıkıcılardı.

Fakat ortada şöyle bir sorun vardı. Büyük tayfa ile oynarken evcilik oynamayı, basit şeyler yapmayı, bebeklerimi giydirmeyi özlerdim. Hemde çok özlerdim. Küçük tayfa ile takılırken ise maceradan maceraya koşmayı, gerçekten yararlı ve akıllıca faaliyetler yapmayı, kafa dengi insanlarla sohbet etmeyi çok isterdim.

Sonuç olarak hep bir orda bir burda takıldım. Büyük tayfaya usana sıkıla ben bunları bunları yapmayı seviyorum ve özlüyorum derdim. Onlarsa eğer gidersen bir daha asla gelemezsin diyorlardı. Bende gidiyordum.
Küçük tayfa ile takılırken ise büyüklerin bana dediklerini onlara diyor, yaptıklarımızı ise onlarla yapmak istiyordum. Çünkü her gün bebek oynayacak değildim! Onlar bana uyum sağlayamıyor ve bu nedenle onlardan çok sıkılıyordum. Bu yüzden büyük tayfanın yanına gidiyordum ve onlarda beni her seferinde kabul ediyorlardı.

Ben büyük tayfaya her seferinde "Neden seçmek zorunda bırakıyorsunuz?" diye sitem ediyordum. "Hem sizinle hemde onlarla vakit geçirebilirim." Fakat bunu kabul etmiyorlardı.

Büyük tayfa akıl almaz, saçma şeyler yapmaya başlamıştı büyüdükçe. Ben hala çocukken onlar ergen olmuştu. Saçma sapan kız muhabbetleri yapıyorlar ve saçma sapan aşk üçgenleri içine giriyorlardı. O yaşımda onların bu yaptıklarını küçümsüyor ve saçma buluyordum. O kadar saçma sapan davranıyorlardı ki...

Tüm bunları 9-10 yaşlarımda yaşadığım için onların oldukları o yaşlara geldiğimde tüm bunlar bana sıradan ve boş gelmişti. Arkadaşlarımın konuştukları konular ve yaptıkları davranışlar çok saçma geliyordu. Bunlara çok küçük yaşlarda şahit olduğumdan mı yoksa cidden karakterimin kabul etmemesi sebebinden mi bilmiyorum ama çok saçma geliyordu. Çevremdekileri yargılamaya başladım. Eleştirmeye başladım. Bu nedenle sevilmemeye hatta dışlanmaya başladım. Berbat bir beşinci sınıf geçirdim. Kızlar benden haz etmiyordu. Voleybolda kızlar erkekler sınıf müsabakası yapacaktık ve kızlar takımlarına beni kabul etmemişti. Bunun aksine erkekler benimle vakit geçirmeyi çok seviyorlar ve beni çok "Harbi" buluyorlardı bu nedenle de erkekler takımında oynayan tek kız oldum.

Maçta yaptığım hatalardan dolayı bana bağırmıyorlardı. Atışlarımda beni tebrik ediyorlardı. Benimle seviyeli bir şekilde şakalaşıyorlardı, bana saydı duyuyorlardı. Bu beni iyi hissettirmişti. Şaşırtıcı bir şekilde de bizim takım maçı kazandı ve cidden kendimi çok mutlu hissettim. Erkekler, kızlardan daha iyi diye düşündüm.

Kızların beni sevmemesindeki sebep elbette bendim. Benim sert eleştrilerim, dobra konuşmalarım ve sivri dilliliğim. Fakat beni böyle kabullenmemeleri onların sorunlarıydı. Böyle olduğunu düşünüyordum. Şimdilerde beni dışlayan tüm o arkadaşlarımın rezil bir hayatları olduğunu görüyorum. Ben hala aynı benim. Edebimden taviz vermedim, düşüncelerimi insanlara göre değiştirmedim, ikiyüzlülük yapmadım. Fakat diğerleri daima değişti. Olumlu bir değişme değildi bu.

Ortaokul yıllarımda da anlaşamadığım çok fazla tip olmasına rağmen anlaştığım insanlar bunu aza indirgemeyi başarmıştı. Bir çok aptal kız ile saç baş kavga edecek olmuştum fakat yumruklarımı sıktım. Öylesine boş insanlar için değmez diye düşündüğüm için değildi. Asıl sebebi daha önce hiç kavga etmediğim için iyi dayak atıp atmadığımı bilmediğimdendi. Fiziksel olarak oldukça esnek ve güçlüydüm. Fakat kendime güvenmiyordum. Küçükken oğlanları döverdim fakat onu ilkokulda çoktan bırakmıştım. Elim çok sertti biliyordum ama bu aptal kızların "Benim arkam var kızım." derken kullandıkları "Arkam." kelimesi kafamı karıştırıyordu.

O kızların saçlarını ellerine hiç veremedim. Geriye dönsen verir miydin? diye sorarsanız ise... Cevabım hiç kuşkusuz hastanelik ederdim olurdu. Yapardım. Yapabileceğimi biliyorum.

Sonuç itibari ile. Farklı olduğum için daima birileri ile anlaşmazlıklar yaşadım ve kabul göremedim. Eğer beni yokmuş gibi görseler sorun olmazdı fakat sürekli benimle sürtüşme halinde oldular. Bu nedenle benim hep huzurum kaçtı.

Küçük bir çocukken yaşadığım onca şey ve garip deneyim yüzünden büyüyünce aynılarını yaşayan arkadaşlarımı küçümsedim. Böyle şeyler başıma gelmemişti fakat şahit olmuştum. Bu nedenle böylesine bir tepki göstermem oldukça normaldi.

Farklı olduğum için mi "aykırı" diye nitelendirildim. Yoksa "aykırı" olduğum için mi farklı oldum bilmiyorum. Tek bildiğim üzerimdeki "farklı" kimliği sahip olduğum bir doğum lekesi gibi ve bu leke nereye gidersem benimle birlikte gelecek. O nedenle nerede okursam okuyayım, nasıl insanlarla karşılaşırsam karşılaşayım, yaşım kaç olursa olsun daima böyle sorunlarla karşılaşacağım ve "aykırı" olarak nitelendirileceğim.

Canımı sıkan böyle görülmek değil. Canımı sıkan normal olan kişinin bendeniz olduğu halde anormalmış gibi karşılanıp, anormal olanların toplumun çoğunluğunun anormal olması nedeniyle normal karşılanması. İşte canımı sıkan bu.