Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

15 Ekim 2014 Çarşamba

AYNI YAĞMURUN İNSANLARI



 Hoş bir tesadüf ile düştü yağmur taneleri.
Aheste aheste döküldü semadan.
Önce dostun tenine değdi yağmur sonra benimkine.
Usulca buselerini kondurdu dostun saçlarına, benim ise yüzüme.
Aynı semadan düşüyor rahmet.
Ortak duygu ile dokunuyor kalplere.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

Rahmet yağarken semadan dudakların kenarına,
hiç kalkmayacakmış gibi bağdaş kuruyor gamzeler.
Tebessüm ile aydınlanıyor yüzler.
Önce dostun, sonra benimkini aydınlatıyor.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

Düşen damlalar toprağı ıslatıyor.
Mucizevi bir koku yayılıyor etrafa.
Dost da çekiyor içine doyasıya bu kokuyu, bende.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

O da kaldırıyor ellerini semaya, bende.
Onun da dudakları şükür nidaları ile kıpırdıyor, benimde.
O da avuçluyor yağmuru, bende
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.


6 Ekim 2014 Pazartesi

PAPUCUMUN BÜŞ'Ü


Bir avuç düşü olan Büş'ten hepinize selam olsun.
Depresif yazmaktan, karanlığı anmaktan ve sadece acımı paylaşmaktan feci halde bezdim.
Bu durumdan mutlu olduğunuzu da pek sanmıyorum.
Yoruldum ve sıkıldım.
Yok olmuşluklara eşlik etmek şu aralar yegane emelim. Lakin bazen yokluğun gerçek manasını zihnimde canlandırınca elden şükretmekten başka bir şey gelmiyor.

Sadece insan isyan etmek istiyor.

Yazıyorum çünkü varım. Yazıyorum çünkü buradayım. Ama olmamak ve gitmek isterdim.
Gidenleri çok kıskanıyorum. Gidebilenleri... Terk edenleri...
Fazlasıyla kıskanıyorum.

Ama ya geride kalanlar... Terk edilenler... Sahi onlar neler hissediyor?
Belki de bunu düşündüğüm için kalıyorum. Belki de sadakatin temelini oluşturan şey bu düşüncedir. Belki de yaptığımız şey gitmemek değil, gidememektir.

Kendimle çelişip durduğum için belki de bu şekilde acıdan kıvranmayı hak ediyorum.
"Gerçek acı sahibi" değilim. Evet ama bende bazen ağlarım.
Aslında hep ağlarım. Fakat konu bu değil.

Buna ne denir bilmiyorum aslında. Tükenmişlik sendromu falan mı? Ah... Sanmıyorum. Çünkü aksine çok daha fazla yazıyorum. Yada yazmak istiyorum diyelim... -Hayatta istediğimiz her şey olmaz.-

Ama sırt çantamı takıp uzaklaşmak istiyorum. Fakat öğle namazı falan kaçacak. Oralarda mescit falan bulamam. Uğraşılacak iş değil.

Ya da telefonumu bir köşeye atsam ve her şeyden kurtulsam. Yalnız çok yoğun olduğumu düşünmeyin. Genelde kimse mesaj atmaz, sadece telefonum külüstür. Belki babam bana yeni bir telefon alır.

Ya ne bileyim en azından bisikletle dünyayı falan gezsem... Yok ya şimdi zincir falan atar, beceremiyorum da o işleri, gerek yok.

Gördüğünüz gibi özgür olamamanın aşamalarını bu şekilde atlattım ve oturup muzlu sütümü içmeye koyuldum. Aslında muzlu sütü çok sevmem fakat hayatımda ekşın istiyorum. Aslında çikolatayı daha çok severim. Aslında hazır süt sevmem. Aslında... Of biri beni sustursun.

Esas noktaya gelirsek, yeterince SINAV gibi bir ekşın hayatımda mevcut. Ama cool olduğum için düşünmemeye çalışıyorum.

Saçma sapan bir post ile karşınıza çıktım. (Oh evet farkındayız. Buraya kadar bile neden okudum hiç bilmiyorum.) Sadece içimi bir yerlere boşaltmam gerekiyordu... Ve bende kendi, öz bloğuma kustum.
Beni asla affetmeyecek... -Ağlama efekti-

Belki düzelir gelirim.
Belki de hiç gelmem.
Belki böyle yaşamayı öğrenirim.
Belki de değişirim ve takmamaya başlarım.
Belki de belki...
Belkilerle dolu bir gidiş yakışırmış bana.
Belki de yakışmaz.



BULUT İLE İNSAN


Buralardan çok uzaklarda, tilkilerin bile birbirlerine veda ettiği bir yerlerde iki dost yaşarmış.

Biri yerde diğeri gökte dolaşırmış.
Dostların dünyaları ayrıymış. Fakat bir çok ortak yönleri varmış.

Bu iki dostun ortak bir hatırası varmış. Su...
İkisi de su ile yaşatırmış.
Bu iki dostun ortak bir rengi varmış. Mavi...
İkisi de mavi ile yaşarmış.
Bu iki dostun ortak evi varmış. Rüzgar...
İkisi de onunla dolaşırmış.

Gökte yaşayan dünyaya umut saçarmış.Öyle büyük bir duaymış ki bu umut semaya bakana da bakmayana da gerekirmiş. Gökte yaşayan çok da cömertmiş. İsteyen istemeyen herkese verirmiş. Elleri ile serpermiş umutları. Kimisine az kimisine çok verirmiş. Fakat anne eli gibi işlenirmiş kalplere umut.

Yerde yaşayansa fazla bencilmiş. Serpermiş o da, o da serpermiş ama kendi için serpermiş... Serptiği şey ne umutmuş ve huzur. Kendi için yaptığı gibi, bir hayrı da olmazmış. Üstelik gökte yaşayan gibi cömertte değilmiş. Eli ile avuç avuç saçmak yerine damla damla düşürürmüş toprağa...

Gökte yaşayan bilirmiş dostunun içini... Neler hissettiğini. Bu yüzden onu hoş görürmüş. Elinden bu kadarı geliyor dermiş. Neler yaşadı Allah bilir belki de onun kaderi böyledir diye içinden geçirirmiş.

Yerde yaşayan dokunmazmış dostuna, seslenmezmiş. İşi vardır, rahatsız etmeyeyim dermiş. Dostunu görmek istermiş ama rahatsız etmek istemezmiş. Bu nedenle işine koyulurmuş. Kendi için olsa da çalışırmış.
Gökte yaşayan ise geçerken uğrarmış dostuna. Mutlaka tepeden tırnağa incelermiş yerdeki dostunu. Bir okşarmış yüzünü, yerde yaşayan ise sevinirmiş dostunun geldiğine.
Böyle sürüp gidermiş hayatları.

Saygı ve sevgi ile filizlenmiş dostlukları...
Su yeşertmiş filizlenen bu yakınlığı...
Mavi renklendirmiş hayatlarını...
Rüzgar yüceltmiş saadetlerini...

Aynı anadan olmayan iki kardeş gibi büyümüşler. Ne yerdeki göktekine varmış ne de gökteki yerdekine. Mavinin gücü, suyun ruhu, rüzgarın sesi tek bedende birleştirmiş onları.

Sonsuz bir döngü içinde yaşamışlar.
Umut için yaşayana rahmet olup akmış, hüzün bulup dolana taşmış.
Var ile yok arasında doğup, gece ile gündüz arasında ölmüşler.
Sonsuzda buluşuncaya dek yaşayıp durmuşlar.

3 Ekim 2014 Cuma

HALA OKULLUYKEN



Göz kapaklarımı araladığımda gözümün önüne gelen ilk şey eğik pozisyondaki tavan oluyor. Yatağımın karşısındaki duvara doğru eğimi artar.  İşte bu duvarı duvarı görünce, gerçekliğin olduğunu idrak ediyorum.

Gözlerim duvardaki saate kayıyor hemen. Eğer vaktinde kalkmışsam ağır hareketlerle yatağımdan çıkıyorum. Fakat geç ise ışık hızı ile odamdan çıkıp koridorda rüzgar estiriyorum.

Elimi yüzümü yıkarım, üzerimi değiştiririm. Bazen ilk çoraplarımı giyiyorum. Bazende kahvaltıdan sonra yapıyorum bu işi.
Kahvaltıda annemin hazırladığı birkaç şey olur. Peynir, zeytin, reçel. Reçel yemem. Helva da yemem. Çikolata bile yemem. Şekeri sevmiyorum çünkü. Hatta çayıma şeker bile atmam.
Bu yüzden haşlanmış yumurta yerim. Belki yağda yapmıştır bu sefer, onu yerim. Ya da patatesli bir şeyler.

Kahvaltıda normalde kimsenin iştahı olmaz fakat ben bunun aksi şekilde olurum. Yokluktan çıkmış gibi saldırırım. Bir bardak çayım bittiği vakitte sofradan kalkarım. Her seferinde de bir bardak içerim. Daha fazla değil...

Sonra çantamı odamdan alıp koridora bırakırım. Son kez internete girer, gelen mesajlara yeni haberlere göz atarım. Çoğu kez bir mesaj olmaz. Fakat ben benim uyuduğum vakitlerde tüm insanların bana inatla mesaj yazdığını düşünüyorum. Değişik.

Telefonumla birlikte kulaklığımı kaparım. Öyle kapma dediysem yanlış anlamayın. Kulaklığımı nazik bir hareketle alırım. Onlar bana sırayla değil parayla geliyor. Yazık.

Saate bir göz atarım. Genellikle evden çıkmam gereken saatten erken olur. Bende ya vakit öldürmek için mutfakta su içerim ya da annemlerin yatağında gerinerek yatarım. Eğer çok daha zaman varsa, bekleyemem. "Neyse bari ayakkabımı giyerken oyalanayım." derim.

Çantamı sırtıma takarım. Öyle havalı ve hoş bir görüntü hayal etmeyin. Çünkü içindeki kitaplar nedeniyle tabiri caizse öküz ölüsü gibi bir çantam vardır. Çok ağır.

Spor ayakkabılarımı ayağıma geçiririm. Asla ve asla giyip çıkarırken bağcıklarını sökmem. Bu yüzden direk giyip, çıkarırım.

Kaç basamak olduğunu saymadığım merdivenlerden hoplaya zıplaya inerim. İnerken bir yandan da kulaklığımı kulaklarıma takarım. Dışarı çıkıp dış kapıyı da çekerim.

Yaşadığım yer oldukça rahat ve bahçemiz var. Bahçemizde tavuklarımız da var. Dış kapıdan bahçe kapısına olan mesafede onlarla konuşmadan edemem.
Ya horoza ya da tavuklardan birine laf atarken beni kimsenin duymamış olmasını dilerim. Aslında tavuklarımız yokken güllerle, kasımpatılarla falan sohbet ediyordum. Fakat onlarla sadece hafta sonları konuşuyorum. Çünkü bir çiçekle konuşmak tavukla konuşmaktan daha gülünç geliyor insanlara. -Hafta sonu herkes uyuyor.-

Bahçe kapısını da çektikten sonra müziğin ritmine bırakırım kendimi. Genellikte eğlenceli bir şeyle seçerim kendime. Çünkü güne çatlak başlamak isterim. Müzikle birlikte yürümem hız kazanır.
Eğer hareketli bir müzik ise bir playboy edası ile sırıta sırıta yürürüm. Daha yaşam enerjisi saçan bir şey ise, bu kez güneşe bakarak gülümserim ve sağımdaki çam ağaçlarını izlerim. Duygusal bir şey açarsam kesinlikle hiç olmayan sevgililerim için yol boyunca göz yaşı dökebilirim.

Sabahın bana verdiği yetkiye dayanarak insan olmayan yol boyunca saçma sapan ruh halleri ile bu eylemime devam ederim.
Çok az bir yol sonra ana caddeye çıkarım ve bu kez sadece ağzımı oynatarak şarkıya eşlik ederim. Eğer şarkıyı bilmiyorsam ağzımı oynatırım ve içten içe gülerim. "Nasıl olsa benim şarkıyı bilmediğimi kimse bilemez!"

Bazen acaba insanlar benim arabesk rap falan dinlediğimi mi düşünürler? diye düşünmeden edemem. Hatta eğer öyle ise, kulaklığı çıkarıp atmak bile isterim. Çünkü onların düşünceleri benim için önemlidir. En azından gerçek beni ben olarak bilsinler isterim. "Ablanız havalı şeyler dinler."

Saatleri hesaplayarak hareket ettiğim için durağa vardığım an dolmuş gelmiş olur. Fakat erken çıktıysam ve evde yeterince oyalanamadıysam oturup dolmuşu biraz beklerim.

Dolmuş geldiği vakit binmek için hızlı hareket ederim ama başkalarının hakkını yemem. Çünkü çok çok sevdiğim tekli koltuklara oturmak isterim. Nedeni fazla felsefik değil sadece yalnız bir insanım ve hayat beni bu hale getirdi. Eğer boş değil ise yada bir başkasına kaptırmışsam başka bir bayanın yanına oturmak isterim. O da yok ise ayakta beklerim. Çoğu zaman yer veren olmaz.

Ayrıca dolmuş çok kalabalık olur. Hemde çok! Buna üç senedir katlanıyorum. Aslında sorun değil fakat, o çok hoş sahnelerden biri olan kulaklıkla müzik dinleyip, pencereye bakarak yolculuk yapan kişilerden olamıyorum. Hatta biri bana seslendiğinde duyabileyim diye müziği kapatıyorum.

"Şurdan bir kişi uzatır mısınız?"
"İlerler misiniz. Bak orda boş yer var."
"Pardon ineceğim, geçebilir miyim?"
Vs... Vs...

Ayrıca her gün. Her gün diyorum. Durakta beklediğim ve dolmuşa bindiğim kişiler aynı olur. Hiç birine selam vermem. Ama hepsiyle her gün karşılaşırım. Tanımasam da haklarında bilgi sahibi de oluyorum istemsizce.
Mesela biri belediyede çalışıyormuş. Sanırım biri çocuk bakıcısı ve gençlik merkezinin oralarda iniyor. Birininde marketi var ve eşi bir poşet içinde yemek koyuyor. Ve bundan daha fazlasını biliyorum.

Dolmuşta sınıfımdan ve okulumdan kişilerle karşılaşırım ama beni görmezlikten gelirler. Belki de benim onların selamına karşılık vermeyeceğimi düşünüyorlar. Bu saatten sonra bunu takamayacağım çünkü bu anı yaklaşık üç senedir yaşıyorum. Her neyse... Kısaca dolmuş ailem gibi.

Dolmuşta insanları gözlemleme fırsatı buluyorum. İstemsizce gözlemliyorum ve beynimde gereksiz bir yer kaplıyor. Keşke bu kadar dikkatli biri olmasaydım. O zaman tüm bunları düşünmezdim bile. Hayat.

Liseler durağına geldiğimiz vakit tüm okul öğrencileri ayaklanır ve diğer dolmuş sakinlerinin tuhaf bakışları üzerimize çevrilir. Hızlı hareket edip bir an önce çıkmak isterim. Ama bunu genellikle başaramam.

Dolmuştan inerim ve karşıya geçerim.
Aynı yüzler, aynı insanlar... Hayatıma monoton demiyorum ama hakikaten monoton! Ama kötü değil...

Taksi durağını geçerim, otobüs durağını geçerim. Bizim ve yan okulun bahçe duvarını geçerim ve okulumuzun bahçe kapısına doğru ilerlerim.
İçeri girerken beni hava atıyor sanmasınlar diye kulaklığımı çıkarırım. Ama şarkıyı cidden bırakamadığım da " Aman, ne zannederseniz edin. Şarkı müthiş!" derim kendi kendime.
Okula girerim ve hocaları görmezden gelirim. En azından bazılarını. Çünkü beni tanımadıklarını düşünüyorum.

Size de öyle oluyor mu? Ben beni gören ya da benimle konuşan insanların beni tanımadığını düşünüyorum. Ben hepsini hatırlasam da onlar beni hatırlamıyor gibi geliyor bana. Aslında öyle değilmiş, yeni keşfettim.

Birkaç merdiven sonra sınıfıma çıkarım. Bazen günaydın derim. Ama beni duymazlar ve karşılık vermezler. Bazende günaydın demem. Bu kez de neden bir selam vermiyorsun diye sitem ederler. Hayat zor.

Sırama geçip çantamı hızla çıkarırım. Fakat sonra yapacak hiçbir eylemim kalmadığı için boşluğa düşerim ve sırama yığılıp kalırım.
Genelde muhabbetim olan kişilerin yanına gider sohbete katılırım. Yada oturup dinlerim. O da yoksa yan sınıfa uğrar orada yakın olduklarımla selamlaşırım. Ee o da yoksa? Büyük ihtimal kendimi tuvalete kilitlerim fakat  durum o kadar vahim değil.

Yaklaşık 10 dk sonra zil çalar ve aşağı ineriz. Sıra oluruz. İdaremiz yalnızca günaydın demek için bizi aşağı indirir. Sonra da geriye sınıflara çıkarız ve bu olay 50-60 saniye arasında değişir.

Hocalar gelir. Dersler olur. Hocalar gider, yenisi gelir. Sıkılırız. Bir şeyler öğreniriz. Hocaların lüzumsuz esprilerini dinleriz. Hocalar gider.

Dersten kaçmam. Ama kaçmak istesem bu çok kolay olur. Bu sene sınav olduğu için devrettim ama geçen sene okul kütüphanesinin başkanıydım. Önceleri ise sadece görevliydim. Ezik ezik kütüphaneye girer, alacağım kitapları yazdırır çıkardım. Okuyup getirir, yenilerini yazdırırdım. Fakat başkan olunca:

"Arkadaşlar sessiz olalım."
"Canım pencereyi kapatır mısın?"
"Tarih kitapları yan tarafta!"
"Lütfen kitapları yerine bırakın."
Gibi cümleleri gayet yüksek sesle dile getirir oldum.
Eğer sıkılırsam kendimi kütüphaneye atardım.
Kitapları düzenler, kayıtları kontrol eder. Yeni kitapları kaydederdim. Belki canım sıkılır ve rafların yerlerini değiştirirdim. Bazen de rafların tozunu alırdım ki bu benim işim bile değildi.
Kütüphane anahtarı bende olurdu. Koridorda onu sallayarak gezerken hissettiğim havayı başka yerde hissetmedim.

Bazende sıkılınca rehberlik servisine giderdim. En kolayı bu işti.

"Hocam ben çalışamıyorum." dediğin an karşında bir saat boyunca biri konuşur sende sadece baş sallardın.

Fakat hocalar değiştikçe bu da değişti.
Bir rehberlik hocamın yanına gidip onun bilgisayara bir şeyler kaydetmesine yardım ederdim. Hatta ona bu bloğumu bile göstermiştim. Çok şaşırmıştı ve beğenmişti. Tabi ki!
Bazende soru çözmek için gider, o işini yaparken ben soru çözerdim. Bir şey demezdi.

Böyle çeşitli dersten kaçma yöntemlerim vardı ama bunları Edebiyat, Almanca gibi derslerde yapardım. Artık bu derslerde sadece soru çözüyorum.

Okul bu şekilde iyi ama kötü biterdi. Keyif alırdım, eğlenirdim. Severdim.
Sevmediğim dersi bile kendime sevdirirdim. Hocalarla şaka yapardım. Hoştu.

Bu sene pek bir şey anlamıyorum. Aslında çok bir şey değişmedi. Fakat okuldaki son zamanlarım olduğunun farkındayım. Bir daha liseli olmayacağım. Bir daha kütüphane başkanı olmayacağım. Bir daha koridorlardaki kameralara bakıp beni gören kişi ihtimaline karşı bile poz vermeyeceğim.

Ama daha başka çok şey yapacağımdan eminim.

Okulumu anlattım. Bir günümü anlattım. Sorunlarımdan uzaklaştım.
Daha hoş ve havalı bir tatil günümü anlatmak dileği ile...
Kendinize iyi bakın. Okulu sevin.
Yaşamdaki hoş şeyleri bulup gün yüzüne çıkartın.
Biraz da gülümseyin.
(Yazar Büş ağlamaya gitti.)