Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

14 Kasım 2014 Cuma

YİYECEK VE İÇECEKLER [MİM]

Tam kapatıp gidiyordum dükkanı... Bir Şems'e uğrayayım dedim. Bir baktım mimlenmişim! Öncelikle Şems'e teşekkürlerimi sunuyorum ve 'Neden haber vermedin ki?' diye de sitem ediyorum.

Neyse bakalım. Mim'e geçelim!

Mim'in konusu yemekler. Tabi görünce bir heyecan yaptım! Yemeeeeeek is my life.



EN SEVDİĞİNİZ YEMEK

Cevabım EVERYTHİNG! Yani benim sevmediğim bir yemek yok. Hemen her yemeği severek ve ilgiyle tüketiyorum. Fakat bir tane seçmek gerekirse fırında tavuğa bayılıyorum! İçerisine konulan leziz pateteslere, çeşitli sebzelere ve nar gibi olmuş tavuk parçalarına bayılıyorum. Galiba acıktım!

EN SEVDİĞİNİZ TATLI

Çok fazla tatlı sevmem aslında. Fakat tercihim hep çikolatalı tatlılardan yanadır. Bu nedenle yaş pastaya bayılıyorum. Fakat çikolata haricinde aşureyi de çok seviyorum. Daha hafif tatlılar iyidir.

SİZ ÇOCUKKEN ANNENİZ SİZİ;

Yemeği hazırladığında bir kere 'Yemek hazır!' diye seslenirdi. Yemeğe gelmezsek falan hiç gelin diye tekrar bağırmazdı. Keyfiniz bilir, der geçerdi. Öyle arkamızdan koşturup da yedirmeye çalışan bir anne asla olmadı. Tüm yemek yeme fütursuzluğum bundandır.

ÇOCUKKEN DE ŞİMDİ DE;

Sebze yemeklerine bayılıyorum!

YEMEYİ SEVDİĞİNİZ İLGİNÇ ŞEYLER

Mesela ben enginara ve kerevize bayılıyorum. Bana ' Ya onları nasıl yiyorsun?' diyorlar. Mesela soğan ve sarımsak tüketmeyi de severim. Kızlarla dışarıda yemek yemeye çıktığımızda 'Benim ki soğansız olsun.' dediklerime evladımı kaybetmiş gibi oluyorum. Sessiz sessiz 'Bende aynı.' diyorum. Soğanda malum... Dostsuz yenilmiyor.

TÜRK MUTFAĞI DIŞINDA SEVDİĞİNİZ YEMEK

Çok fazla farklı kültür yemeklerini tüketmedim fakat doğu yemeklerinin bana göre olduğunu düşünüyorum. Çünkü çeşitli baharatlarla yapılıyor ve bende bayılıyorum baharata. Hindistan, Malezya taraflarının yemekleri özellikle.

YEMEYİ SEVDİĞİNİZ EN SAĞLIKSIZ ŞEY

Kuşkusuz cips! Hem çok seviyorum hem çok yiyorum.

ALERJİNİZ

Çok şükür yok. Her bir yiyecek itinayla kabul edilir.

KİTAP OKURKEN, FİLM İZLERKEN VS. ELİNİZİN ALTINDA BULUNMASINI İSTEDİĞİNİZ ŞEYLER

Ben film izlerken falan bir şeyler yemeyi hiç sevmiyorum. Hem sesinden filmi duyamıyorum hemde elin batıyor kalk git yıka çok zor oluyor. Kitap okurken de yayılarak okuduğum için yiyemiyorum. Gerçi kitap okurken bir şey yemeyi unuttuğum da çok oluyor ama. Genelde bir şey yemem böyle durumlarda.

EN SEVDİĞİNİZ MEYVE

Ve evet maalesef ben her meyveyi seviyorum. Yani her birinin yeri bende ayrı. Yaz meyvesi... Kış meyvesi... Of işin içinden çıkamayacağım. Cevap veriyorum ben manavı seviyorum.

EN SEVDİĞİNİZ ATIŞTIRMALIK

Cevap veriyorum CİPS!

EN SEVDİĞİNİZ İÇECEK

Ben gazlı içeceklerden fazla hoşlanmıyorum. Bu nedenle limonatayı çok tüketirim ve severim. Ama ayrana da bayılıyorum. Kahveyi de her gün içerim. Cevap veriyorum meşrubat dağıtım merkezi.

ASLA YEMEYECEĞİM VE İÇMEYECEĞİM DEDİĞİN ŞEYLER

Haram olan yiyecekler konusunda böyle diyorum tabi ki. Onun dışında her şeyi yerim yaa!!

SONSUZ TANE DE OLSA YİYECEĞİNİZ ŞEY

Antep Fıstığı diyeyim fakir olduğum için konu kapansın.

ÇORBALARIN KRALI

Tabi ki tarhana! Özellikle diş tarhanası! Böyle sarımsaklı salçalı.... Anneeeeğğğ!!!

KAHVALTIDA TERCİH ETTİĞİNİZ ŞEY

Ben peynirsiz kahvaltı yapamıyorum. Zeytin de çok seviyorum. Ama peynir başka. Yanına şöyle yumurtalı patatesli bir şeyler olsa iyi olur.

AÇKEN BEN;




BİR KERESİNDE YEMEK YERKEN;

Böyle hızlı hızlı yiyorum. Okuldan gelmişim açım. Annem erkek kardeşim falan hepimiz varız. Böyle tabak tabak yemekler dizili. Ben baktım böyle sevdiğim bir yemek var ama tek tabak. Kardeşimde ekmeksiz yiyor kaşık kaşık. Sinir oldum. Hem seviyorum hem aç kalacağım. Geçmiş gün... 'Ekmekle yesenee!' dedim. Kimse beni takmadı. Sesimi de çıkarmadım. Sonra tabak bitti. Ben hüzne gömüldüm. Salata kaşıklayayım bari modlarındayım. Annem bir tencere çıkardı! Koskoca tencerede sevdiğim yemek. Ruh halimi düşünün... Tabi aynı duygu ve heyecan kalmadı ama sonuçta tencere tenceredir. (Hihhihihi.)

Bu mimde böylece bitti. Bayağı da uzunmuş. Şems'ime tekrar teşekkür ediyorum. Beni de düşündüğü için...

Ayrıca bu postun altına 1. 3. ve 6. sırada yorum yapanlara mimi armağan ediyorum. Kolay gelsin!



İSİMSİZ [MİM]

Merhaba! Mim ile geldim. Uçay dostum beni mimlemiş! Geç oldu ama sonunda paylaşabildim. Kısa ve hoş bir mim...

1. Canan Tan mı Debbie Mocember mı?
Bende her ikisi de başarılı. Ben severek okudum okuyorum ama Canan Tan diyorum. Canan Tan yazımı geliştiren bir çok değerli bir yazar. Onun yeri bende ayrı...

2. Küpe mi kolye mi?
Önceden küpe takıntım vardı. Kutularca küpem vardı. Fakat yalnızca iki kulak deliğim olduğu için almayı bıraktım. Sonra da kolye hastalığı başladı. Sürekli aldım, aldım. Bir zaman sonra kolyelerimi arkadaşlarıma hediye etmeye başladım. Şimdi de yüzük takıntım var. Ama birisini seçmek gerekirse kolye derim.

3. Gelecekteki hedefin ne? 
Arkadaşlar bu konu hakkında artık konuşmak istemiyorum! Lütfen...
Şaka şaka... Gelecekteki hedefim evli mutlu çocuklu! (Bu hem şaka hem gerçek.)

4. Bira mı sigara mı?
Ayran.

5. Bloğunun ismi neden bu?
Büş'ün Düşü...
Aslında bu isimden önce iki sefer bloğumun ismini değiştirdim. İlkinde bir baktım aynı adla başka blog var. Tabi hemen değiştirdim. İkinci isimde ise fazla nitelikli bir isim olmadığını düşündüm. Eğer bloğum benim parçamsa bana benzemelydi adı, benden bir şey taşımalıydı.
Düş kuran, hayalden hayale koşan, yalnızca geleceğe bakan, hüznü ile yolculuk yapan bu küçük dostunuz Büşra kafiyeli bir şey olsun istedi. Ve Büş'ün Düşü ortaya çıktı! Sonra da patladı gitti.

6. Favori makyaj malzemen/malzemelerin?
Makyaj yapmayı sağlıklı ve doğal olarak görmüyorum. Yinede rimel hoşuma gidiyor. Favorim olmasa da seviyorum.

7. Gerçek aşk bana göre?
Gerçek aşk bana göre... Bana göre sadakattir.

8. Yabancı dil mi ana dil mi?
Anadil olmadan yabancı dil olur mu? Anadil.

9.Kuzey Amerika kıtası Güney Amerika kıtası mı?
Kuzey Amerika!!! Özellikle Kanada!!!

10. Kurşun kalem uçlu kalem mi?
Ya kurşun kalem bence çok nostaljik... Böyle rengarenk, arkası silgili olanları falan çok tatlı! Ama uçlu kalem kullanıyorum. Yinede kurşun kalem!


Uçay'a teşekkür ediyorum ve bu mimi kalbi dostlukla atan herkese hediye ediyorum! Sizindir!

15 Ekim 2014 Çarşamba

AYNI YAĞMURUN İNSANLARI



 Hoş bir tesadüf ile düştü yağmur taneleri.
Aheste aheste döküldü semadan.
Önce dostun tenine değdi yağmur sonra benimkine.
Usulca buselerini kondurdu dostun saçlarına, benim ise yüzüme.
Aynı semadan düşüyor rahmet.
Ortak duygu ile dokunuyor kalplere.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

Rahmet yağarken semadan dudakların kenarına,
hiç kalkmayacakmış gibi bağdaş kuruyor gamzeler.
Tebessüm ile aydınlanıyor yüzler.
Önce dostun, sonra benimkini aydınlatıyor.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

Düşen damlalar toprağı ıslatıyor.
Mucizevi bir koku yayılıyor etrafa.
Dost da çekiyor içine doyasıya bu kokuyu, bende.
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.

O da kaldırıyor ellerini semaya, bende.
Onun da dudakları şükür nidaları ile kıpırdıyor, benimde.
O da avuçluyor yağmuru, bende
Bizler aynı yağmurun insanlarıyız.


6 Ekim 2014 Pazartesi

PAPUCUMUN BÜŞ'Ü


Bir avuç düşü olan Büş'ten hepinize selam olsun.
Depresif yazmaktan, karanlığı anmaktan ve sadece acımı paylaşmaktan feci halde bezdim.
Bu durumdan mutlu olduğunuzu da pek sanmıyorum.
Yoruldum ve sıkıldım.
Yok olmuşluklara eşlik etmek şu aralar yegane emelim. Lakin bazen yokluğun gerçek manasını zihnimde canlandırınca elden şükretmekten başka bir şey gelmiyor.

Sadece insan isyan etmek istiyor.

Yazıyorum çünkü varım. Yazıyorum çünkü buradayım. Ama olmamak ve gitmek isterdim.
Gidenleri çok kıskanıyorum. Gidebilenleri... Terk edenleri...
Fazlasıyla kıskanıyorum.

Ama ya geride kalanlar... Terk edilenler... Sahi onlar neler hissediyor?
Belki de bunu düşündüğüm için kalıyorum. Belki de sadakatin temelini oluşturan şey bu düşüncedir. Belki de yaptığımız şey gitmemek değil, gidememektir.

Kendimle çelişip durduğum için belki de bu şekilde acıdan kıvranmayı hak ediyorum.
"Gerçek acı sahibi" değilim. Evet ama bende bazen ağlarım.
Aslında hep ağlarım. Fakat konu bu değil.

Buna ne denir bilmiyorum aslında. Tükenmişlik sendromu falan mı? Ah... Sanmıyorum. Çünkü aksine çok daha fazla yazıyorum. Yada yazmak istiyorum diyelim... -Hayatta istediğimiz her şey olmaz.-

Ama sırt çantamı takıp uzaklaşmak istiyorum. Fakat öğle namazı falan kaçacak. Oralarda mescit falan bulamam. Uğraşılacak iş değil.

Ya da telefonumu bir köşeye atsam ve her şeyden kurtulsam. Yalnız çok yoğun olduğumu düşünmeyin. Genelde kimse mesaj atmaz, sadece telefonum külüstür. Belki babam bana yeni bir telefon alır.

Ya ne bileyim en azından bisikletle dünyayı falan gezsem... Yok ya şimdi zincir falan atar, beceremiyorum da o işleri, gerek yok.

Gördüğünüz gibi özgür olamamanın aşamalarını bu şekilde atlattım ve oturup muzlu sütümü içmeye koyuldum. Aslında muzlu sütü çok sevmem fakat hayatımda ekşın istiyorum. Aslında çikolatayı daha çok severim. Aslında hazır süt sevmem. Aslında... Of biri beni sustursun.

Esas noktaya gelirsek, yeterince SINAV gibi bir ekşın hayatımda mevcut. Ama cool olduğum için düşünmemeye çalışıyorum.

Saçma sapan bir post ile karşınıza çıktım. (Oh evet farkındayız. Buraya kadar bile neden okudum hiç bilmiyorum.) Sadece içimi bir yerlere boşaltmam gerekiyordu... Ve bende kendi, öz bloğuma kustum.
Beni asla affetmeyecek... -Ağlama efekti-

Belki düzelir gelirim.
Belki de hiç gelmem.
Belki böyle yaşamayı öğrenirim.
Belki de değişirim ve takmamaya başlarım.
Belki de belki...
Belkilerle dolu bir gidiş yakışırmış bana.
Belki de yakışmaz.



BULUT İLE İNSAN


Buralardan çok uzaklarda, tilkilerin bile birbirlerine veda ettiği bir yerlerde iki dost yaşarmış.

Biri yerde diğeri gökte dolaşırmış.
Dostların dünyaları ayrıymış. Fakat bir çok ortak yönleri varmış.

Bu iki dostun ortak bir hatırası varmış. Su...
İkisi de su ile yaşatırmış.
Bu iki dostun ortak bir rengi varmış. Mavi...
İkisi de mavi ile yaşarmış.
Bu iki dostun ortak evi varmış. Rüzgar...
İkisi de onunla dolaşırmış.

Gökte yaşayan dünyaya umut saçarmış.Öyle büyük bir duaymış ki bu umut semaya bakana da bakmayana da gerekirmiş. Gökte yaşayan çok da cömertmiş. İsteyen istemeyen herkese verirmiş. Elleri ile serpermiş umutları. Kimisine az kimisine çok verirmiş. Fakat anne eli gibi işlenirmiş kalplere umut.

Yerde yaşayansa fazla bencilmiş. Serpermiş o da, o da serpermiş ama kendi için serpermiş... Serptiği şey ne umutmuş ve huzur. Kendi için yaptığı gibi, bir hayrı da olmazmış. Üstelik gökte yaşayan gibi cömertte değilmiş. Eli ile avuç avuç saçmak yerine damla damla düşürürmüş toprağa...

Gökte yaşayan bilirmiş dostunun içini... Neler hissettiğini. Bu yüzden onu hoş görürmüş. Elinden bu kadarı geliyor dermiş. Neler yaşadı Allah bilir belki de onun kaderi böyledir diye içinden geçirirmiş.

Yerde yaşayan dokunmazmış dostuna, seslenmezmiş. İşi vardır, rahatsız etmeyeyim dermiş. Dostunu görmek istermiş ama rahatsız etmek istemezmiş. Bu nedenle işine koyulurmuş. Kendi için olsa da çalışırmış.
Gökte yaşayan ise geçerken uğrarmış dostuna. Mutlaka tepeden tırnağa incelermiş yerdeki dostunu. Bir okşarmış yüzünü, yerde yaşayan ise sevinirmiş dostunun geldiğine.
Böyle sürüp gidermiş hayatları.

Saygı ve sevgi ile filizlenmiş dostlukları...
Su yeşertmiş filizlenen bu yakınlığı...
Mavi renklendirmiş hayatlarını...
Rüzgar yüceltmiş saadetlerini...

Aynı anadan olmayan iki kardeş gibi büyümüşler. Ne yerdeki göktekine varmış ne de gökteki yerdekine. Mavinin gücü, suyun ruhu, rüzgarın sesi tek bedende birleştirmiş onları.

Sonsuz bir döngü içinde yaşamışlar.
Umut için yaşayana rahmet olup akmış, hüzün bulup dolana taşmış.
Var ile yok arasında doğup, gece ile gündüz arasında ölmüşler.
Sonsuzda buluşuncaya dek yaşayıp durmuşlar.

3 Ekim 2014 Cuma

HALA OKULLUYKEN



Göz kapaklarımı araladığımda gözümün önüne gelen ilk şey eğik pozisyondaki tavan oluyor. Yatağımın karşısındaki duvara doğru eğimi artar.  İşte bu duvarı duvarı görünce, gerçekliğin olduğunu idrak ediyorum.

Gözlerim duvardaki saate kayıyor hemen. Eğer vaktinde kalkmışsam ağır hareketlerle yatağımdan çıkıyorum. Fakat geç ise ışık hızı ile odamdan çıkıp koridorda rüzgar estiriyorum.

Elimi yüzümü yıkarım, üzerimi değiştiririm. Bazen ilk çoraplarımı giyiyorum. Bazende kahvaltıdan sonra yapıyorum bu işi.
Kahvaltıda annemin hazırladığı birkaç şey olur. Peynir, zeytin, reçel. Reçel yemem. Helva da yemem. Çikolata bile yemem. Şekeri sevmiyorum çünkü. Hatta çayıma şeker bile atmam.
Bu yüzden haşlanmış yumurta yerim. Belki yağda yapmıştır bu sefer, onu yerim. Ya da patatesli bir şeyler.

Kahvaltıda normalde kimsenin iştahı olmaz fakat ben bunun aksi şekilde olurum. Yokluktan çıkmış gibi saldırırım. Bir bardak çayım bittiği vakitte sofradan kalkarım. Her seferinde de bir bardak içerim. Daha fazla değil...

Sonra çantamı odamdan alıp koridora bırakırım. Son kez internete girer, gelen mesajlara yeni haberlere göz atarım. Çoğu kez bir mesaj olmaz. Fakat ben benim uyuduğum vakitlerde tüm insanların bana inatla mesaj yazdığını düşünüyorum. Değişik.

Telefonumla birlikte kulaklığımı kaparım. Öyle kapma dediysem yanlış anlamayın. Kulaklığımı nazik bir hareketle alırım. Onlar bana sırayla değil parayla geliyor. Yazık.

Saate bir göz atarım. Genellikle evden çıkmam gereken saatten erken olur. Bende ya vakit öldürmek için mutfakta su içerim ya da annemlerin yatağında gerinerek yatarım. Eğer çok daha zaman varsa, bekleyemem. "Neyse bari ayakkabımı giyerken oyalanayım." derim.

Çantamı sırtıma takarım. Öyle havalı ve hoş bir görüntü hayal etmeyin. Çünkü içindeki kitaplar nedeniyle tabiri caizse öküz ölüsü gibi bir çantam vardır. Çok ağır.

Spor ayakkabılarımı ayağıma geçiririm. Asla ve asla giyip çıkarırken bağcıklarını sökmem. Bu yüzden direk giyip, çıkarırım.

Kaç basamak olduğunu saymadığım merdivenlerden hoplaya zıplaya inerim. İnerken bir yandan da kulaklığımı kulaklarıma takarım. Dışarı çıkıp dış kapıyı da çekerim.

Yaşadığım yer oldukça rahat ve bahçemiz var. Bahçemizde tavuklarımız da var. Dış kapıdan bahçe kapısına olan mesafede onlarla konuşmadan edemem.
Ya horoza ya da tavuklardan birine laf atarken beni kimsenin duymamış olmasını dilerim. Aslında tavuklarımız yokken güllerle, kasımpatılarla falan sohbet ediyordum. Fakat onlarla sadece hafta sonları konuşuyorum. Çünkü bir çiçekle konuşmak tavukla konuşmaktan daha gülünç geliyor insanlara. -Hafta sonu herkes uyuyor.-

Bahçe kapısını da çektikten sonra müziğin ritmine bırakırım kendimi. Genellikte eğlenceli bir şeyle seçerim kendime. Çünkü güne çatlak başlamak isterim. Müzikle birlikte yürümem hız kazanır.
Eğer hareketli bir müzik ise bir playboy edası ile sırıta sırıta yürürüm. Daha yaşam enerjisi saçan bir şey ise, bu kez güneşe bakarak gülümserim ve sağımdaki çam ağaçlarını izlerim. Duygusal bir şey açarsam kesinlikle hiç olmayan sevgililerim için yol boyunca göz yaşı dökebilirim.

Sabahın bana verdiği yetkiye dayanarak insan olmayan yol boyunca saçma sapan ruh halleri ile bu eylemime devam ederim.
Çok az bir yol sonra ana caddeye çıkarım ve bu kez sadece ağzımı oynatarak şarkıya eşlik ederim. Eğer şarkıyı bilmiyorsam ağzımı oynatırım ve içten içe gülerim. "Nasıl olsa benim şarkıyı bilmediğimi kimse bilemez!"

Bazen acaba insanlar benim arabesk rap falan dinlediğimi mi düşünürler? diye düşünmeden edemem. Hatta eğer öyle ise, kulaklığı çıkarıp atmak bile isterim. Çünkü onların düşünceleri benim için önemlidir. En azından gerçek beni ben olarak bilsinler isterim. "Ablanız havalı şeyler dinler."

Saatleri hesaplayarak hareket ettiğim için durağa vardığım an dolmuş gelmiş olur. Fakat erken çıktıysam ve evde yeterince oyalanamadıysam oturup dolmuşu biraz beklerim.

Dolmuş geldiği vakit binmek için hızlı hareket ederim ama başkalarının hakkını yemem. Çünkü çok çok sevdiğim tekli koltuklara oturmak isterim. Nedeni fazla felsefik değil sadece yalnız bir insanım ve hayat beni bu hale getirdi. Eğer boş değil ise yada bir başkasına kaptırmışsam başka bir bayanın yanına oturmak isterim. O da yok ise ayakta beklerim. Çoğu zaman yer veren olmaz.

Ayrıca dolmuş çok kalabalık olur. Hemde çok! Buna üç senedir katlanıyorum. Aslında sorun değil fakat, o çok hoş sahnelerden biri olan kulaklıkla müzik dinleyip, pencereye bakarak yolculuk yapan kişilerden olamıyorum. Hatta biri bana seslendiğinde duyabileyim diye müziği kapatıyorum.

"Şurdan bir kişi uzatır mısınız?"
"İlerler misiniz. Bak orda boş yer var."
"Pardon ineceğim, geçebilir miyim?"
Vs... Vs...

Ayrıca her gün. Her gün diyorum. Durakta beklediğim ve dolmuşa bindiğim kişiler aynı olur. Hiç birine selam vermem. Ama hepsiyle her gün karşılaşırım. Tanımasam da haklarında bilgi sahibi de oluyorum istemsizce.
Mesela biri belediyede çalışıyormuş. Sanırım biri çocuk bakıcısı ve gençlik merkezinin oralarda iniyor. Birininde marketi var ve eşi bir poşet içinde yemek koyuyor. Ve bundan daha fazlasını biliyorum.

Dolmuşta sınıfımdan ve okulumdan kişilerle karşılaşırım ama beni görmezlikten gelirler. Belki de benim onların selamına karşılık vermeyeceğimi düşünüyorlar. Bu saatten sonra bunu takamayacağım çünkü bu anı yaklaşık üç senedir yaşıyorum. Her neyse... Kısaca dolmuş ailem gibi.

Dolmuşta insanları gözlemleme fırsatı buluyorum. İstemsizce gözlemliyorum ve beynimde gereksiz bir yer kaplıyor. Keşke bu kadar dikkatli biri olmasaydım. O zaman tüm bunları düşünmezdim bile. Hayat.

Liseler durağına geldiğimiz vakit tüm okul öğrencileri ayaklanır ve diğer dolmuş sakinlerinin tuhaf bakışları üzerimize çevrilir. Hızlı hareket edip bir an önce çıkmak isterim. Ama bunu genellikle başaramam.

Dolmuştan inerim ve karşıya geçerim.
Aynı yüzler, aynı insanlar... Hayatıma monoton demiyorum ama hakikaten monoton! Ama kötü değil...

Taksi durağını geçerim, otobüs durağını geçerim. Bizim ve yan okulun bahçe duvarını geçerim ve okulumuzun bahçe kapısına doğru ilerlerim.
İçeri girerken beni hava atıyor sanmasınlar diye kulaklığımı çıkarırım. Ama şarkıyı cidden bırakamadığım da " Aman, ne zannederseniz edin. Şarkı müthiş!" derim kendi kendime.
Okula girerim ve hocaları görmezden gelirim. En azından bazılarını. Çünkü beni tanımadıklarını düşünüyorum.

Size de öyle oluyor mu? Ben beni gören ya da benimle konuşan insanların beni tanımadığını düşünüyorum. Ben hepsini hatırlasam da onlar beni hatırlamıyor gibi geliyor bana. Aslında öyle değilmiş, yeni keşfettim.

Birkaç merdiven sonra sınıfıma çıkarım. Bazen günaydın derim. Ama beni duymazlar ve karşılık vermezler. Bazende günaydın demem. Bu kez de neden bir selam vermiyorsun diye sitem ederler. Hayat zor.

Sırama geçip çantamı hızla çıkarırım. Fakat sonra yapacak hiçbir eylemim kalmadığı için boşluğa düşerim ve sırama yığılıp kalırım.
Genelde muhabbetim olan kişilerin yanına gider sohbete katılırım. Yada oturup dinlerim. O da yoksa yan sınıfa uğrar orada yakın olduklarımla selamlaşırım. Ee o da yoksa? Büyük ihtimal kendimi tuvalete kilitlerim fakat  durum o kadar vahim değil.

Yaklaşık 10 dk sonra zil çalar ve aşağı ineriz. Sıra oluruz. İdaremiz yalnızca günaydın demek için bizi aşağı indirir. Sonra da geriye sınıflara çıkarız ve bu olay 50-60 saniye arasında değişir.

Hocalar gelir. Dersler olur. Hocalar gider, yenisi gelir. Sıkılırız. Bir şeyler öğreniriz. Hocaların lüzumsuz esprilerini dinleriz. Hocalar gider.

Dersten kaçmam. Ama kaçmak istesem bu çok kolay olur. Bu sene sınav olduğu için devrettim ama geçen sene okul kütüphanesinin başkanıydım. Önceleri ise sadece görevliydim. Ezik ezik kütüphaneye girer, alacağım kitapları yazdırır çıkardım. Okuyup getirir, yenilerini yazdırırdım. Fakat başkan olunca:

"Arkadaşlar sessiz olalım."
"Canım pencereyi kapatır mısın?"
"Tarih kitapları yan tarafta!"
"Lütfen kitapları yerine bırakın."
Gibi cümleleri gayet yüksek sesle dile getirir oldum.
Eğer sıkılırsam kendimi kütüphaneye atardım.
Kitapları düzenler, kayıtları kontrol eder. Yeni kitapları kaydederdim. Belki canım sıkılır ve rafların yerlerini değiştirirdim. Bazen de rafların tozunu alırdım ki bu benim işim bile değildi.
Kütüphane anahtarı bende olurdu. Koridorda onu sallayarak gezerken hissettiğim havayı başka yerde hissetmedim.

Bazende sıkılınca rehberlik servisine giderdim. En kolayı bu işti.

"Hocam ben çalışamıyorum." dediğin an karşında bir saat boyunca biri konuşur sende sadece baş sallardın.

Fakat hocalar değiştikçe bu da değişti.
Bir rehberlik hocamın yanına gidip onun bilgisayara bir şeyler kaydetmesine yardım ederdim. Hatta ona bu bloğumu bile göstermiştim. Çok şaşırmıştı ve beğenmişti. Tabi ki!
Bazende soru çözmek için gider, o işini yaparken ben soru çözerdim. Bir şey demezdi.

Böyle çeşitli dersten kaçma yöntemlerim vardı ama bunları Edebiyat, Almanca gibi derslerde yapardım. Artık bu derslerde sadece soru çözüyorum.

Okul bu şekilde iyi ama kötü biterdi. Keyif alırdım, eğlenirdim. Severdim.
Sevmediğim dersi bile kendime sevdirirdim. Hocalarla şaka yapardım. Hoştu.

Bu sene pek bir şey anlamıyorum. Aslında çok bir şey değişmedi. Fakat okuldaki son zamanlarım olduğunun farkındayım. Bir daha liseli olmayacağım. Bir daha kütüphane başkanı olmayacağım. Bir daha koridorlardaki kameralara bakıp beni gören kişi ihtimaline karşı bile poz vermeyeceğim.

Ama daha başka çok şey yapacağımdan eminim.

Okulumu anlattım. Bir günümü anlattım. Sorunlarımdan uzaklaştım.
Daha hoş ve havalı bir tatil günümü anlatmak dileği ile...
Kendinize iyi bakın. Okulu sevin.
Yaşamdaki hoş şeyleri bulup gün yüzüne çıkartın.
Biraz da gülümseyin.
(Yazar Büş ağlamaya gitti.)

27 Eylül 2014 Cumartesi

BULUTLA GEL YAĞMURUM OL

                                                     

Uzun bir gecede izle beni ve sende katıl rüyama
Koş gel bana kollarını açarak, umut saçan kokunla
Dokunma istemem sesin yeter bana
Hafif bir ezgi ile düş artık yanaklarıma

Yağmur'sun sen korkma gel hadi bana!


5 Eylül 2014 Cuma

SEN'DEN KALAN BEN



Sen bütün kalabalığı yığarsın başıma
Herkesi ve her şeyi düşlerime ortak edersin
Sonra yalnızlığa kapatırsın beni
Kilit vurursun üzerime birde
Alın yazımla bağlarsın bileklerimi
Silersin tek seferde güneşi
Bana sadece geceyi bırakırsın
Yıldızsız bir geceye hapsedersin
Işığım yok, yolum yok, geleceğim yok
Zamanın çarkları durur benim için
Sen geçmişe hızla koşarken
Ben hep aynı zamanda kalırım
Yokluğun için göz yaşı döker
Varlığına saydırırım
Kurtuluş yolu yok sanır acizliğim
Boş bir resme bakar gözlerim
Tüm nefretim ile haykırırım
Resmi dolduracaktı samimiyetim
Yetmedi sana gücüm
Yetmedi senin sadakatsizliğine
Değişir hayatım bir anda
Aynı zaman dilimi anlatır bana
Cümlelerimi Sen'li kurarken Ben'li onlanlar yerleşir hayatıma
Hapis ettiğin yalnızlığımda yok olurum

Tüm bunları yaşayan bir ben kalır
Dünyayı başıma yıkarsın bir gecede
Sonra da bir şey yapmamış gibi
Çekip gidersin geçmişe

SUÇLU KİM?


 Bir kadın bütün hayallerinizi yıkabilir.
Bir adam bütün hayallerinizi yıkabilir.
Suçlu adam/kadın mıdır?
Suçluyu ararız bizler daima. Suçlunun kim olduğunu sorgularız.
Hep kişi odaklı hareket eder duygularımız.
Ve hayal yıkıcıdır suçlu. Belki de öyle avuturuz kendimizi.
Hiç düşünmeyiz suçlunun hayallerimiz olabileceğini.
"Elçiye zeval olmaz." deriz ve onu suçlamak aklımızın ucundan geçmez.
Ya yıkılan hayallerimizin asıl suçlusu o ise.
Gerçekleşme ihtimali olmadığı halde peri masallarından kopup gelen hayallerimiz 
bir anda yıkıldığında suçu hayali kurarken güzel anları paylaştığımız kişiye atıyorsak, suçlu esas kimdir?
Hayalini kurduğumuz büyülü dünyada o adam/kadın ile olmayı düşlerken
bir anda parçalanan bu düşün sorumlusu kimdir?
Suçlu adam mı?
Suçlu kadın mı?
Suçlu hayallerimiz mi?
Yada suçlu hayali kuran kişi mi?
Bizim sevdiğimiz adam/kadın aslında hayallerimizdeki insan değilde
kafamızda kurup kurguladığımız mükemmel olmasını umduğumuz kişi ise.
Biz hayal kurucular tarafından kafamızda bir masal ülkesi kurgulayıp, "İşte bu o." diyerek
 mükemmel
sandığımız kişi mi suçlu?
Çok mu Polyana'yız?
Çok mu Kötü Maltazar karşımızdaki mükemmel(!) insan?
Çok mu gerçek dışı hayallerimiz?
Suçlu kim?
Suçlu terk eden adam değil.
Suçlu terk eden kadın değil.
Suçlu gerçek olmayacak kadar iyi olan hayallerimiz değil.
Suçlu; gerçek olamayacak kadar büyülü hayalleri kurarak mükemmel sandığımız insanları düşleyen ve terk edilen bizleriz.

10 Ağustos 2014 Pazar

KİTAP LAKIRDISI

Kitap kurdu Büş'ünüzden blog haklına selam!
Kitap kitaplı paylaşım yapmaya geldim...
Hazır gideceğim. Gitmeden koltuğumu ısıtmaya ve hoş kitap sohbetlerimden yapmaya geldim.

Kitapların sürprizlerle dolu olduğunu biliyorsunuz değil mi? Bunu herkes bilir. Kitap harika bir dost, mükemmel bir iletişim aracıdır. Kitaplar sırlıdır ve sırrı çözmenizi beklerler. Kitaplar anıdır. Kitaplar varlığın başlangıcıdır. Kitaplar sadece vardır ve okunmayı anlaşılmayı beklerler. Trip ve kazık atmazlar. Onlar sadece sizinledir. Size ve bize aittir.

Çok sevdiğim bir kitabım var. Sizinle de paylaştım bunu, hatırlarsanız adı: Başörtüsü İçinde Aşk. Bu kitabımı tekrar elime aldığım bir vakit daha önce dikkat etmediğim bir şey gördüm.
Bu küçük ve anlamlı bir nottu. Bu not bana yazılmıştı ne yazık ki ben yeni gördüm. Bu kitabı sanıyorum on beş yada on altı yaşlarında okumuştum. Yaklaşık iki sene önce elimde gezen ve daha sonra kitaplığımın bir köşesinde tekrar hatırlanmayı bekleyen kitabımı o yaşlarda okula götürmüştüm. Peki ya kimdi bu gizli notun sahibi? Kimdi?

Bu hoş ve anlamlı notu o anlamlı satırların tam üzerine yazan kimdi?

En sevdiğim kitabımı bu denli anlamlı kalan kişi kimdi?

Bu yazı ve kağıdın sahibi gizemli kişi kimdi?

Hayatımda bir anlığına olsun heyecanlı ve gizemli kılan bu ince ruhun kim olduğunu ne biliyordum ne de öğrenebilecek cesareti kendimde buluyordum.


Bu notu bulduktan sonra bu gizemli insanı bilinmezlere uğurladım ve kitabımı bir kez daha kucağıma alıp göğsüme bastırdım. "Bence dünyayı değiştirebilecek mükemmel bir eş" belki bunu yazan olmayacaktı ama bunu yazan her kimse mükemmel bir eşi hak ediyordu.

Bende dedim ki... Yolun açık olsun gizemli şahıs, mutlu ol olur mu? 
Diyerek dramatik hale getirdim olayı ve geçmiş yıllarda niçin fark etmediğimi düşünerek odun Büş'e bir dakikalık saygı duruşunda bulundum.
Hey! Gizemli şahıs bunu okuyorsan o not hala kitabın o kısmında, bana ulaşmak istersen aynı okulda normal bir insan olarak okumaya devam ediyorum. Kimsin sen kim?

Romantik ve gizemli bu anımdan sonra tabi ki tüm kitaplarımı döküp tek tek sayfalara göz attım fakat bir tek not bulamadım. Fakat üzülmedim de... Sonuçta şunu bir kes daha anlamıştım. Kitaplar harika şeyler! Ben moda olmadan önce de kitap okumayı seviyordum. Hala da seviyorum. Çünkü onlar gerçekler. Onlar nefes alıyor ve yaşıyorlar. Üstelik harika bir iletişim aracı olarak kullanılabilir. Tabi karşınızdaki kişi odun değilse.

Bunu geçelim ve kitaplarla yolculuğuma devam edelim. 
Yaz bitmeden kendime büyük bir kitap stoğu yaptım. Kitaplarımın her birini cidden sevdim. Onlar bir harikalar! Sizinle de tanıştırmak istiyorum izninizle.


İlk önce bu kitapları edindim. Oldukça pahalı şeylerdi bana göre bizde kuzenimle ortak aldık. Birlikle bir o biz ben okuyacağız işte.

Jojo Moyes'in Senden Önce Ben kitabını okumuştum. Bu kitabını da okumak istedim.
John Green'in Aynı Yıldız Altında kitabını okumuştum. Bu kitabı da kalımdaydı aldım gitti.
Üstteki seriyi de her yerde görüyordum fakat almak konusunda kararsızdım. Fakat aldıktan sonra hiç pişman olmadım. Yakut Kırmızı'nın çoktan yarısına geldim ve çok sevimli bir kitap.

Zaten okuduktan sonra her birini size tanıtacağım. Sadece bir süre bekleyin!!!




Daha sonra da bu kitapları aldım! Bir kısmını kuzenimden ödünç aldım. Bir kısmını da D&R'dan aldım. D&R hepimizin rüyalarına girer ama benimkilerden hiç çıkmıyor doğrusu.

Bir Çay Kaşığı Toprak ve Deniz, Kır Çiçeği Masalı ve Aylardan Aşk adlı kitapları aldım geldim.







Buradaki her bir kitabı sırayla zamanı geldikçe tanıtacağım.
Ayrıca hala okumuş olduğum fakat sizinle paylaşmadığım kitaplarım var. Beni lütfen sabırla bekleyin.
Ayrıca aklıma gelmişken "Hey Büş! Ben şu kitabı merak ediyorum, okuduysan bizimle paylaşır mısın? Sence okumalı mıyım?" gibi sorularınızı bana yorum yaparak iletirseniz bende severek size kitap yorumumu iletirim.

Kitaplığım git gide büyüyor. Küçükken okuduğum ince ve büyük yazılı başka başka yerlere koyduğum kitaplarımın yerini kalın ve içerisi daha gerçekçi kitaplar alıyor. Büyüdüğümü hissediyorum. Kitaplarıma elimden geldiğince iyi bakıyorum ve seviyorum. Sizde öyle yapın!
Kitapları sevin ve onları okuyun. Onlar cidden harika şeyler... Yaşıyorlar!


























(Bu kitapları bir düzene sokma vaktim çoktan gelmiş de geçiyor.)



22 Temmuz 2014 Salı

GİDİYORUM


Ve yoruldum Beyaz...
Gidecek bir yerim kalmadı. Duramıyorum da...
Aksine bağlanıyorum Beyaz, vazgeçemiyorum.
Bende senden yani parçamdan vazgeçmeye karar verdim Beyaz.
Duramıyorum, gidiyorum.
Kendimden kaçıyorum.
Bu aralar bir değişiğim Beyaz. Seni terk etme kararı aldım ya. Bittim ben demek ki.
Gözlerim daima nemli bu aralar Beyaz, bende anlamadım.
Kimseye bir şey anlatamıyorum. Sanki mühürlü dudaklarım. Susuyorum. Ben önceden öyle değildim. Neşeliydim ben. Yahut keyifli. Şimdi ise ne konuşup şakıyorum ne de gülüyorum.
Soruyorlar neyin var diye, yok diyorum net bir sesle. Hiçbir şeyim yok.
Yok. Beyaz bir şey yok içimde. Bir şey koptu benden.
Sahi ne yok içimde onu bile bilmiyorum. Böyle göğsüm boş gibi. Hani oradaki kalp atmıyor sanki. İşlevini yitirmiş... Peki ya nasıl yaşıyorum?
Onu da bilmiyorum ya işte...
O gece mesela Beyaz, o gece gökyüzünü izledim. Uzun uzun hemde.
Bakıyorum ağlayacak mı diye? Ama yok! Bir damla düşmedi yere. Olur ya biz dostuz ne yapacaksak birlikte derler ya... Hah işte bende gökyüzünden bunu beklerdim. Ama gökyüzü bunu yapmadı. Bu sefer destek olmadı bana. O düşürmedi yaşlarını.
Sonra yıldızları izledim Beyaz... Öyle güzellerdi ki... Yaratan minik minik lambalar yerleştirmiş sanki... Hiç sönmeyecek gibi, sonsuz bir güç taşıyorlar... Onlar bana ben onlara bakıyorum ama beni görmüyorlar.
Beni rahatlatan da buydu Beyaz. Beni bu halde görmelerini istemem. Bunun için döktüm içimi geceye...
Anneme, arkadaşıma, kendime diyemediklerimi ona söyledim.
Sonra Beyaz o gece gökyüzü bana hazır ihanet etmişken, yaşlarım dökülürken, ilk satırlarını okudum Beyaz.
Okurken de yine döküldüler. Tutamadım. Önce gözlerimden koptular sonra yanaklarımdan süzülüp avucuma düştüler. Engelleyemedim Beyaz.
Bana yazdığı ilki okudum Beyaz.
Okudum ve ağladım, ağladım ve okudum.
Ve bu sondu Beyaz...
Sondu çünkü gidiyorum.
Gelirim belki Beyaz.
Ama bu sondu.
Söyleyeceklerim bitmedi Beyaz.
Bitmedi ama susuyorum.
Özlüyorum Beyaz.
Gitmedi ama ben gidiyorum.
Ondan değil Beyaz, senden ve benden gidiyorum.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

DHOOM 3

Bollywood kafası bölüm 2'ye gelmiş bulunuyoruz. Size izninizle yine dehşet bir film taktim etmek istiyorum.
Filmimizin adı Dhoom 3!
Biri yada ikisi yok yanlış anlaşılmasın. Direk üç.

Bakın Aamir Khan oynuyor diye demiyorum ama film cidden çok iyiydi. Aksiyon bunda, müzikal bunda. Gerçi Hint filmlerinin hepsi müzikal şeklinde ama. Kısaca çok havalı bir filmdi. Sevdim, sevdireceğim!



Biz O’nun insanlarıyız.
Bize kim meydan okuyabilir?
Umudun bin güneşi altında güneşlenerek,
Demir gibi güçlü bir irade ile,
Her adımda korkusuzca,
Kaderiniz elinizde yazılıdır.
İşte bugün gidiyoruz.


Film bu sözlerle başlıyor ve yine bu sözlerle bitiyor. Bak tekrar izleyesim geldi şimdi!

Çocuk Sahir öylesine sevimli çocuktu ki ben
daha uzun süre onu izlemek istedim. 


Filmin başlangıcı ana karakter Sahir'in çocukluğu ile başlar. Sahir ve babası bir sirk işletmektedir. Babasının banka borcu nedeniyle sirki kapatmak isterler. Son bir gösteri yapacaklardır ve banka memurlarını yeterince etkileyemezler ise sirkleri kapatılacaktır.

Yaptıkları gösterinin ardından ikna olmayan memurlar kesin bir emir verir ve sirki kapatmak isterler. Sahir'in babası bu durumu kaldıramaz ve kendini silah ile vurarak intihar eder. Küçük Sahir buna şahit olur.


Artık Sahir'in -Aamir- artık tek bir amacı vardır: Babasının intikamını almak!



Sahir büyüdükten sonra babasının sirkini tekrar yaşatmak ister ve Aaliya (Katrina Kaif) adlı dansçıyı ana kadın dansçı olarak işe alır.
Ve tek kelime ile söylemeliyim. Yaptıkları gösteri "Büyüleyici".


Tabi ki filmde hiç beklemediğimiz şeyler meydana geliyor. Filmde romantizm olduğunu söyleyemem doğrusu. Filmde aksiyon hakim. Üstelik 'Vay be!' diyeceğimiz olaylı sahneler dönüyor.


Zaten Sahir bildiğin Robin Hood'luk yapıp bankayı soyuyor. Ayrıca Hint polis teşkilatından gelen polislerle kovalamaca sahneleri oldukça havalıydı. Bunu da söylemeliyim.
Bu polislerden birini ise Abhishek Bachchan canlandırıyor. Yani genelde baş rol Aamir çok havalı ve mükemmel olur ama bu adamın da cidden ayrı bir karizması vardı.

Zaten bu film Chicago'da geçiyor bu nedenle daha bir Amerikan tarzı hakim. Polisiye ve aksiyonun hakim olduğu bu filmi muhakkak izleyin derim. Size hiç Spoi vermedim kıymetiniz bilin. İstiyorum ki izlediğinizde "Ana! Şaka mı?" deyin. Bunu gerçekten diyeceksiniz.


Aslında baş rol kız çok güzeldi fakat hiç samimi değildi bu yüzden beğenmedim. Hani nasıl söyleyeyim elektrik alamadım. O yüzden ciddi bir aşk filmi olarak görmüyorum ve zaten değil. İzleyin, görün.


Şunu da belirtmek istiyorum ki Aamir burada ayrı bir havalıydı. Nasıl desem farklı bir şeyi vardı. Şapkasına bayıldım ayrıca, böyle takarken çıkartırken ki hareketleri çok hoştu.


Ayrıca filmin sonu doğrusu içinizde bir boşluk bırakıyor. Hani böyle gülümserken göz yaşı dökersiniz ya, işte filmde bunu yaşıyorsunuz. Her ne kadar aksiyonlu geçse de film yüreğinize işliyor.
Ben çok beğendim doğrusu...
Yani izlediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben çok beğendim umarım sizde seversiniz. Keyifli seyirler.

Biz O’nun insanlarıyız.
Bize kim meydan okuyabilir?
Umudun bin güneşi altında güneşlenerek,
Demir gibi güçlü bir irade ile,
Her adımda korkusuzca,
Kaderiniz elinizde yazılıdır.
İşte bugün gidiyoruz.





13 Temmuz 2014 Pazar

GHAJİNİ

Bollywood kafasına vurdum. Uzak doğunun peşindeyim de acaba o uzak doğuda başka neler var merak etmiyor musunuz?
Mesela oldum olası sevgi ve sempati duyduğum, kıyafetlerinden tutunda danslarına kadar hayran olduğum, hem sıcak hemde kültür olarak bize epey uzak bir ülke Hindistan.
Peki Hindistan'ın neyi meşhur? Benim için kuşkusuz Aamir Khan'ı. [Burada kıkırdadı.]
Size bir Aamir Khan filmi getirdim. Tanıtması benden izlemesi sizden efendim.



Filmimizin adı Ghajini. Romantizmin hakim olduğu bu filmde dram da var aksiyonda var. İzleyen yaşıyor kısaca.



Sanjay Singhania (Aamir Khan) 15 dakikada bir yenilenen bir hafızaya sahiptir. Evini, kendini ve her şeyi unutan bu adam kendince bir yol bulmuştur. Elinin resmini, gittiği her yerin resmini çeker. Kendine notlar tutar. Bu şekilde yaşamını sürdürmektedir. Bu hafıza kaybının geçmişte bir nedeni vardır. Sanjay'ın geçmişe dair hatırladığı tek bir şey vardır. Bir isim, o ise Ghajini'dir.

Aamir amca bu filmde çok karizmaydı. İnkar etmeyeceğim.
Resmen karizma geliyorum diyor!








Ayrıca Tıp okuyan bir öğrencinın bu vaka ilgisini çeker. Oldukça gizemli olan bu olayı merak eder. Bir şekilde Sanjay'a ulaşır ve olayların içerisine dahil olur.

Filmde Sanjay'ın geçmişini yazdığı günlüklerden öğreniyor izleyenler. Sanjay geçmişine duyduğu intikam nedeniyle bir çok insanı öldüren bir suçludur aslında ve peşine bir polis düşer. Daha sonra günlüğünü bulur ve okumaya başlar. Günlüklerin diğer kısımlarını ise Tıp öğrencisi kız okumaya devam eder. Bu şekilde bizde Sanjay'ın oldukça güzel hayatının nasıl berbat bir hala geldiğine şahit oluyoruz.

Kalpana(Asin Thottumkal) günlüklerden öğreneceğimiz baş roldeki kızımız. Hınzır, deli bir şey. Ama öyle saf bir kalbi var ki... Bir yanlış anlaşılma üzerine bizim Sanjay ile ilişkisi yalanını uyduruyor. Üstelik daha önce görmediği bu adam sayesinde kariyerinde yükseliyor. Ya hu kız o kadar sevimliydi ki mimiklerine öldüm resmen.

Ben çok sevdim bu hanım kızı ama!




Bizim Sanjay bu yanlış anlaşılmayı anlıyor ama çaktırmıyor, kızla vakit geçirmeye başlıyor. Ama bizim Kalpana, oğlanın Sanjay olduğunu bilmiyor. Nereden bilsin zaten? Adam ülke zengini ama kız saf.

 

Film aslında aksiyon filmi gibi görünse de oldukça romantik bir aşk filmi.
Saf ve temiz bir gerçek aşka şahit oluyoruz izlerken.

Tabi bu yaşanan hoş ve sevimli dakikaları biz hep günlükten öğreniyoruz o ayrı bir olay.

Doğrusu baş roldeki kız yani Kalpana (Asin Thottumkal) o kadar sevimli o kadar cana yakındı ki, resmen o sıcaklığı izlerken hissettim. Bu filmi izlerken gülümseyeceksiniz. Gözleriniz parıldayacak ama yer yer acı duyacak ve göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız.
Ben izlerken ağlamadım fakat belki siz benden daha duygusalsınızdır, belli mi olur.


Bunlar da filmin hoş ve sevimli kareleri.
                Asin'in duruşuna, mimiklerine, hareketlerine gülüşüne kurban olayım. Resmen bayıldım!

Ama filmde en sevdiğim bir kısım vardı ki... İnanın gözlerim doldu dostlar. Öyle sıcak öyle samimi bir sahneydi ki. Bakınız bu sahne için izlenir!
Sahnemiz efendim;

Şuan bir gözlerim yaşardı, mesut oldum doğrusu.
Filmin sonu da duygusaldı arkadaşlar... Pekala itiraf edeyim, duygusal bir filmdi. Tamam ağlamadım ama siz ağlayabilirsiniz.
Ben derim ki ilk fırsatta izleyin.
Hatta hemen şimdi izleyin. Bu film tereddütlük bir film değil tüm samimiyetimle ifade etmek istiyorum. İzleyin diyorum.
Tanıtması benden izlemesi sizden. Gitmeden en değerli sözleri şuraya iliştirip gideyim. Mutlu kalın.







11 Temmuz 2014 Cuma

ELF KIZI


Bir insan karmaşasının içinde gördüm ilk ve son kez onu.
Binlerce insan kaynıyor, taşıyor, yükseliyordu.
Küçük Elf kızı çarptı gözüme.
O kadar insan nasıl oldu da onu fark edemiyordu.
Ben bakışlarımı ondan ayıramazken, her zerresini beynime kazımaya çalışırken.
Onu nasıl göremiyorlardı?
Küçük bir Elf kızı gördüm işte orada. Orada uzakta, kalabalığın arasında.
Hayatımda gördüğüm en güzel gerçeklikti belki de.
Yüzündeki sükuneti unutmam mümkün değil.
Yanaklarının üzerine hafifçe serpilmiş çillerle uyum sağlıyordu kaşları.
Kirpikleri adeta kılıç gibi keskindi. Ben o kadar uzun bir yazgı görmemiştim daha önce.
Kocaman gözleri vardı içinde bir Dünya saklıydı gördüm. Gözlerinin rengi maviydi biraz yeşil biraz kahverengi... Bilemiyorum sanki hepsiydi. Bence en güzel onunkiydi.
Gümüş rengiydi gözleri belki de.
Saçlarını upuzun bir gelecek gibiydi sıkı sıkıya bağlanmıştı hayata.
Güneş rengi saçlarının uçlarına yaldızlar takmıştı rüzgara meydan okuyordu adeta.
Unutamıyorum o Elf kızını.
Sen nasıl bir güzelliktin öyle?
Etrafına bakıyordu Elf kızı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu.
Aslında umursamaz ve ilgilenmez bir havada izliyordu bir noktayı.
Sükunet içindeydi, ne bir telaş vardı bakışlarında ne bir acele.
Dalmıştı ve öylesine izliyordu.
Gözlerimi ondan alamamıştım koskoca insan selinin içerisinde bir o vardı sanki bir de ben.
O beni fark etmemişti başka bir şeye dikkat kesilmiş izliyordu.
Kirpiklerimi kıpırdattım gözlerimi ondan ayırmak istemesem de onun ilgisini çeken şeyi merak etmiştim.
Bakışlarımı çevirdim o tarafa doğru. Bir şey yoktu orada. İlginç olan bir şey yoktu.
Tekrar ona doğru baktığımda gitmişti Elf kızı.
İlk ve son kez görmüştüm onu.
Orada, o kalabalıkla şahitlik etmiştim saçlarındaki yaldızlara.
Unutmuyorum, unutamıyorum o Elf kızını.
Ne de yanaklarına özenle serpilmiş çilleri.

10 Temmuz 2014 Perşembe

İSTEYEREK AĞLADIM


Sen hiç isteyerek ağladın mı?
Ben ağladım. Ağlamak istedim. İstedim ki dökülsün.
Dökülsün diye duygularım, açığa çıksın diye.
Nefes alsın diye ruhum. Yaşasın diye adım ve anılsın diye.
Belki kuşlar üstüme konar diye.
Ruhum yaşarken bedenim sonsuzluk şerbetini içsin diye.
Gözyaşı en güzel şiir bence.
En saf, en temiz, en gerçek.
Ben istedim ki kalemim olsun gözlerim ve yazsınlar bitene kadar mürekkebim.
Gözyaşlarımı saçayım ve bitmeden şiir kör olayım.
Kör olayım ve göremeyeyim yazdıklarımı.
Görmeyeyim ve pişman olmayayım sonra. Ve nefes alsın ruhum.
Saçılsın yaşlarım ve şiirim tamamlanmadan tükensin gözyaşlarım.
Ve zamanla kurur gider yaşlarım, unuturlar.
Belki kuşlar yaşar benim yerime ve yaşatırlar.
Ama gözyaşı en güzel şiirdir.
Yazınca bazıları dudaklarında taşır belki.
Belki dedim benimkini de taşırlar.
Olmadı yada olamadı.
Yine de isteyerek ağladım. Duysunlar diye beni ve görsünler diye sesimi.
Belki de dudaklarında taşırlar şiirimi.
Çünkü gözyaşları en güzel şiirdir.
Dedim ya olmadı belki de olamadı.
Ağlamak istedim çünkü...
Çünkü... Biliyorsunuz zaten.

30 Haziran 2014 Pazartesi

SON KAMELYA | Kitap Yorumu |

 “Kaderim senin ellerinde… ” Victoria çiçek diline göre, kamelya çiçeğinin anlamı.



Birbirine dolaylı yollardan benzeyen ve hayatları kesişen iki yürek..

(1940) Flora Lewis, Amerika’da bir fırıncının kızıdır. Ailesine yardımın yanı sıra Botanik bahçesinde, bitkilerin büyülü dünyasını araştırarak zamanını geçirmektedir..  Ancak yaşam şartları Flora’yı (mecburen) başka yönlere kaymaya iter. Kendini Londra serası yerine Livingston Köşkü’nde dadı olarak bulur. Tek bir görevi vardır. Nadir bulunan Middlebury Pembesi Kamelyanın, Livingston Köşkü’nde var olup olmadığını uluslararası çiçek hırsızlığı zinciri yöneticisi Bay Price’e bildirmek.

(2000) Addison Sinclair, Rex Sinclair ile mutlu bir hayat sürmektedir. Taki telefondan gelen “Amanda” sesini duyana dek.. Bununla başedemeyeceğini anlayan Addison, Rex’in teklifi ile İngiltere’deki Livingston Köşküne tatile gider. Ancak burada da geçmiş, Addison’un peşini bırakmaz. Aksine daha gizemli bir hayatın tam ortasına düşmüştür. Bu gizemi araştırırken, olağanüstü güzelliğin kanla sulandığı gerçeğine adım adım yaklaşır..


Gelelim benim yorumuma :)
Buraya yazarken düşündüm de ne kadar yazsam da aklımdaki ‘Keşke şunu da ekleseydim’ düşüncelerini çıkaramayacağım..

‘Son Kamelya’ benim Roman kategorimde en üste taşındı :) Çok mu abartıyorum. Bence hakkı var. Bu kitabı okurken yazarın betimlemeleri ve gizemiyle Kamelya bahçesine hayran olacaksınız. Zamanda yolculuk yapıp parçaları birleştirmeye çalışacaksınız. Addison’un geçmişini öğrenince ‘Nasıl yani bu kadar basit mi?’ diyecek, Flora’yla bilinmezlikler diyarına yol alacaksınız. Kendinizi Abbott’ın yerine koyup kahrolacak, Leydi Anna’nın yerine koyup düşüncelere dalacaksınız. Kitabın sonlarında kanınızı donduran gerçeği öğrenip; bir daha, bir daha okuyacaksınız. Ve kitabı elinizden bırakmadan o havayı solumaya çalışıp yüzünüzdeki tebessüme engel olamayacaksınız..



Yanlışım varsa affola.. Bloğunda bana yer veren Kardeşime Teşekkür Ederim.
[Sahra]

28 Haziran 2014 Cumartesi

YİNE BİR YAZ GÜNÜ SU BULMUŞUM...

                             

Kavurucu bir yaz günü hangi akla hizmet ettiysem dışarı çıktım.
Esen sıcak poyraz rüzgarı insanın sadece dudaklarını değil kalbini de kurutuyordu.
Anneannem hep şeytana uyduran sıcak der buna.
Yaz mevsimi gelmiş minik çocuklar camiye koşuyorlar. Hepsinin elinde birer kitap yahut defter.
Hepsi okuyacak, hepsi öğrenecek.
Dua öğrenen eller, minik bedenler bu yaz sıcağında koşturarak bir yere gidiyorlar.
Camideki hocalarının ellerini bıraktıktan sonra.
Minik kızlar başlarındaki yazmayı boyunlarına indirmiş, bir kısmı eline dolamış. 
Oğlanlar ellerinde birer ağzı delik şişe birbirine su sıçratıyorlar.
Eğleniyorlar.
Hepsinin kavurucu güneş altında gülümseyen bir yüzü var.
Koşturuyorlar gülüşe, konuşa...
Köşe başlarındaki minik dondurmacılar, birkaç pastahanenin önü hep çoluk çocukla doluyor.
Dondurmaya koşmuşlar minik yüreklerini serinletmek için.
"Önce ben! Önce ben!" diye bağırışıyorlar.
Bu küçük insanları seyre dalıyorum bir vakit.
Daha sonra ilerliyorum bu sahneyi yerinde ve bu güzelliği ile bırakıp.
İlerlerken bir hava dalgası geliyor. 
Yüzümü okşuyor bu serin hava.
Irmak havası bu.
Irmağın serin havası sarıyor tüm bedenimi ve nefis bir koku yayıyor her yere.
Mavi ve yeşilin her tonu mevcut onda.
En sevdiğimden o mavi.
En mavi olan onunki.
Suratı asık ve bıkmış insanlar türemiş sokağa.
Gölgede serinleyenler ise daha fazla umut taşıyorlar gözlerinde.
Tabi bunun yanında güneş gözlüğü ile meydan okurcasına sokakta yürüyen yabancı turistlerde var.
Yaz, sıcak, tatil...
Hepsi o kadar uzak kelimeler ki bana... Benimseyemiyorum.
Benim tek gayem suya ulaşmak.,
Duruluğa, maviye, serine...
İşte hayatta bir yaz mevsimi gibi.
Bense su bulmuşum yazıyorum.


27 Haziran 2014 Cuma

BÖĞÜRTLEN KIŞI | Kitap Yorumu |





Harika bir hikaye daha Sarah Jio'dan..
Kitabın adı Böğürtlen Kışı!

Biliyorum her kitaba çok hoş deyip duruyorum ama bu kitap gerçekten çok hoştu. Zaten beğenmediğim kitapları burada paylaşmamaya çalışıyorum. Fakat bu kitap öylesine narindi ki... Elimde tutarken küçük bir bebek gibi davrandım ona.Kitabın kurgu oldukça hassas çünkü.

1933 yılının mayıs ayınca mevsim normallerine meydan okurcasına kar yağar. Aynı zamanda genç bir kadın olan Vera Ray oğluna son kez veda eder o akşam. Herkes onun kaçtığını düşünse de Vera dört yaşındaki oğlunun bunu asla yapmayacağını biliyordu. Çünkü küçük Daniel'i annesini seviyordu.
Oğluna bakmak için çalışmak zorunda olan bu genç kadın sabaha karşı evine ve bebeğine geri döndüğünde oğlunun yatağının boş olduğunu görür. Oyuncak ayısını ise karlar içinde bulur.

Bundan tam seksen sene sonra yine mayıs ayında kar yağar. Oldukça ilginç bir durumdur bu. Claire Aldridge adlı muhabir bu olağanüstü olayı haber yapmak için araştırmalara başlar.

Daha sonra Vera'nın yürek buran bu hikayesi Claire'yı çok etkiler. Evlat kaybetmenin ne demek olduğunu bilen Claire, Vera ile duygusal bir bağ kurar. Bu kadına ve oğluna ne olduğunu öğrenmek zorundadır.
Kendi için...

Böğürtlen Kışı'nı okurken bir annenin oğluna olan bağlılığına şahit olacaksınız. Aşkın gücüne ve umudun ölümsüzlüğünü göreceksiniz.
Bu kitabı yüreğinizden kolayca söküp atamayacaksınız ve böyle kucağınıza alıp bir kere sarılacaksınız.

Bakın okuyun diyorum, kaybetmeyin diyorum. Kitabı sevin diyorum.
Böğürtlen Kışı, kışın okunur diye bir şey yok... Böğürtlen Kışı'nın ardından yaza merhaba diyen bu büyülü böğürtlenlere şahit olmak için yaz mevsiminde de okuyabilirsiniz! Tıpkı benim gibi... Bakın resim çekip sizinle de paylaştım.
Tanıtması benden okuması sizden.
Keyifli okumalar...




22 Haziran 2014 Pazar

KÜRK MANTOLU MADONNA | Kitap Yorumu |





Sizi bugünde bir kitap ile tanıştıracağım.
Kitabımızın adı Kürk Mantolu Madonna.
1943 yılında Sabahattin ali tarafından yayınlanan bu kitap uzun hikaye niteliğini taşıyor.

Türk Edebiyatını sevdirmek için okunacak kitaplardan biri olabilir bu eser.
Konusu ve kurgusu beni oldukça büyüledi. Bence herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Bu kitapta bir başkalık var. Bilinmez bir duygu yoğunluğu mevcut.

Çok sevdim size de sevdireceğim.









Rasim adlı karakterle başlayan bu kitapta kitabın asıl kahramanı Raif efendinin hayatının gizemlerini birlikte gün yüzüne çıkaracaksınız.
Rasim, sessiz ve kendi halinde olan iş arkadaşı Raif efendi ile muhabbet kurmak ister. Bu adamın hayatını merak eder. Raif efendinin tüm hayatını yazdığı defteri okumaya başlamasıyla kitabın asıl hikayesi de başlamış olur.

Raif efendinin Almanya'daki bir galeride gördüğü bir resme hayran kalır. Resimde kürk mantosuna sarınmış kadın betimlemesine adeta platonik olarak aşık olur. Bu tablonun asıl sahibi Maria Puder, kendi resmini çizmiştir aslında.

Karakterler öyle güzel kurgulanmış ki sanki nefes alıyorlar.
Üstelik okurken tüyleriniz ürperiyor bu gerçeklikten.
Maria dominant, özgür yetiştirilmiş erkek gibi bir karakterken, Raif oldukça içine kapanık ve sessiz bir kız çocuğu gibi.
Maria'yı anlamak öylesine zor ki... Bir yabancı tavsiyesine göre defalarca okunmalı bu kitap. Maria'nın ruh halini anlamak o kadar kolay değil çünkü.

Bu iki ayrı bedenin sarsıntılı ilişkisine şahit olacaksınız. Öylesine hoş bir kitap ki, gerçekten üzüleceksiniz onlar için. Heyecanlanacaksınız. Belki de güleceksiniz.

Hikaye bana fazlasıyla gerçekçi geldi. Bakalım siz neler düşüneceksiniz okuduktan sonra.
Herkese keyifli okumalar.

16 Haziran 2014 Pazartesi

MART MENEKŞELERİ | Kitap Yorumu |



Bugün elimde bir kitapla geldim yanınıza ! Kitabımızın adı Mart Menekşeleri.
Kitabı elime alınca klasik bir aşk hikayesi falan sanmıştım doğrusu. Fakat okumaya başladıktan sonra adeta hikayeyi yaşamaya başladım.
Bu büyüleyici hikaye sizi içine sürüklüyor ve kitabın içindeki bir karakter haline getiriyor.

Bir kadının yaşamındaki duygu karmaşalarının içerisindeyken nasıl geçmişini bulduğuna şahit olacaksınız.
Geçmiş aslında bugünden bir parça taşır bizim için. Bu hikayede resmen bir asır yatıyor!

Kitabın içerisindeki dünya öyle büyüleyici ki siz de orada yaşıyorsunuz. Denizi kokluyor ve o kumların üzerinde yürüyorsunuz. Oradaki havayı, okurken adeta sizde yaşıyorsunuz!

Kurgu o kadar büyüleyici ki bu kitabı bitirdikten sonra bile kitabı düşlemeye devam ettim. Öyle gerçekçi bir hikaye ki insan bunu düşünmeden edemiyor.

Sarah Jio gerçekten bu konuda bir numara. Bu kitabı elinizden düşürmeyeceksiniz. O kadar seveceksiniz ki bitirdikten sonra bile hikaye sizinle yaşamaya devam edecek.
Hatta ben o kadar beğendim ki gittim yazarın iki kitabını daha aldım. Bunları da elbet sizinle paylaşacağım.

Mart Menekşeleri'ni şiddetle tavsiye ediyorum. Okuyun da kritiğini yapalım!


14 Haziran 2014 Cumartesi

FIRST LOVE


Bugün bir film tanıtımı ile geldim. Azıcık Spoi içerebilir. Şimdiden özür diliyorum.

Bugün size tanıtacağım filmin adı First Love!

İzlediğim ilk Tayland filmi olmasına rağmen bayıldım. Harika bir duygusu vardı. Tatlı ve sempatik bir hava içeren bu film aslında herkesin hikayesi. Küçük çirkin bir ördeğin nasıl kuğuya dönüştüğüne şahit oluyoruz aslında...

Filmin ana karakteri Nam çirkin mi çirkin bir kızdır. Dört kız arkadaşı ile deli dolu hayaller kurar. Okulun havalı genci ve kızların sevgilisi P'Shone adlı delikanlımıza aşık olur.


Nam'ın arkadaşlarının gittiği kafede bir kitap bulurlar. Bu kitap Aşkın 9 Yolu'nu anlatmaktadır. Sevdiğiniz kişiyi dokuz adımda kendine aşık etme yolları bu kitapta yazılıdır. Başlarda ilgilenmiyormuş gibi davranan Nam bu adımları izlemeye başlar. Tabi eğlenceli ve sevimli olaylar da baş gösterir.


Arkadaşları Nam'ın güzelleşmesi için elinden geleni yapar. Birlikte P'Shone'un dikkatini çekmeye çalışırlar. Nam çok azimlidir ve bir şeye kafayı taktığında üstesinden gelir. Bunun yanında okuldaki İngilizce öğretmeni de yardımcı olur ve destekler Nam'ı. Komik ve eğlenceli sahnelerin yaşandığı bu filmde kendinizi bulacaksınız.

Film'in sonunda verilen duygu beni çok etkiledi. Sadece siz seversiniz bu aşkı siz yaşarsınız sanırsınız ama aslında duygular karşılıklıdır. Bunu bir kez daha bu filmle anladım. Film boyunca gülümsediğimiz her bir sahne filmin sonunda bizi heyecanlandırıyor ve hoş biz hüzne daldırıyor.

Bu eğlenceli ve duygusal filmde ilk aşka şahit olacağımız gibi gerçek arkadaşlığında nasıl bir şey olduğuna şahit oluyoruz. İlk Aşk adlı bu filmi izlemenizi şiddetle öneririm. Yazarın tavsiyesi, bir aşk hikayesi harika bir film!

 Çok hoş bir arkadaşlığa şahit olacaksınız... Benden söylemesi.























O çirkin ördek yavrusu nasıl böyle güzel bir kuğu haline geldi diye sormayın! Çünkü izlerken bende anlamadım. Sizde izleyin ve bu aşkın getirdiği güzelliğe şahit olun.

Filmin sonu mutlu bitmesine rağmen ben çok beğenmedim. Fakat film o kadar hoş ki öyle bir sona da katlanılıyor insan. Sadece daha hoş bir son yapılabilirdi diye düşünüyorum. Neyse filmi tanıtması benden izlemesi sizden. Kim bilir belki sizler çok beğenirsiniz.

Herkese keyifli seyirler...

19 Mayıs 2014 Pazartesi

YAĞMUR YAĞDIĞINDA...

Yağmur açıklıktır.
Yağmur çıplaklıktır.
Yağmur her şeyi gün yüzüne çıkarandır.
İnsanın içinde olduğu ruh hali; yüzüne değen, saçlarını ıslatan, şemsiyesinin dışında kalan omzuna damlayan yaşlarla birlik olur ve akar gider...
Ruhumuzu temizlemez yağmur. Ruhumuzu bizden çalar. Alır götürür. Ayaklar altına alır. Bir çamur zerresi yapar. Üzerine basar geçeriz bizde fark etmeden.

Pencerenin camında biriken minik damla taneleri birleşirler ve beklenmeyecek bir hızla boylu boyuna akarlar pencereden. Yaptığı vazifenin kutsallığından güç bulur yağmur. Öyle bir kudretle yağar ki yağmur, insan yürümekteyken kaçar ondan. Korkar ondan. Adeta kendini gizlemek ister. Paltosuna sarılır. Yağmurluğunu giyer. Şemsiyesini bir kalkan gibi kullanır. Kudretinden korkar yağmurun. Onun sahip olduğu kudretini kendi sırlarını ortaya çıkaracağını bilir çünkü.

Kirpiklerine sürdüğü rimelin akacağını, düz saçlarını kabartacağını, gözlüğünü damla damla yapacağını, yeni aldığı süet ayakkabılarını yıpratacağını bilir insan.

Çirkin olacağını, dışlanacağını, bir hasta gibi dolaşacağını sanır insan.

Sanır ki saklandığında, gizlendiğinde ve kaçtığında içindeki çirkinliği kaybolacak.

Sanır ki gerçekler gün yüzüne çıkmadığında, içindeki fenalıkları insanlar görmediğinde iyi biri oldum.

Ama yağmur affetmez. Tüm çıplaklığı ile her şeyi serer insan önüne. Seni öyle bir ifşa eder ki ne siyah kalır ve mavi ne pembe. Bembeyaz kalırsın. Kirlerinden arınmış bir sen kalır geride.

Yağmur için fark etmez. Ben görevimi yapayım. Kudretimi göstereyim, der.
Siyah yada beyaz hepsi insan sonuçta.






























7 Mayıs 2014 Çarşamba

SİYAHMIŞ ONUN ADI


Yaz geliyor ya acılar da kaçacak yer arıyor. Sarının hakim olduğu yerde siyahın yeri yok! Davet edilmiyor ki hiç yaza! Gidecek, saklanacak bir yer arıyor. Gitmeden önce son kez canını yakacak insanın. İliğini kurutamaz belki ama kuyruk acısı bıraksın istiyor. Beni son kez acı bir şekilde hatırlasın da varsın ben yok olayım diyor. Öyle bir nefret bürümüş ki içini. Öyle bir yok olma korkusu sarmış ki benliğini. Son darbem olsun bu diyor belki de. Nasıl olsa kış gelince, yağmur yağınca yeniden doğacak, eskisinden de güçlü. Sadece kötü hatırlanmayı istiyor.

Kalbimizi acıtmayı istiyor. Kalbimize güçlü bir sızı bırakmayı istiyor. Başarıyor da... Kalbimizde öyle bir sızı bırakıyor ki... Öyle büyük bir göz yaşı tufanı ki bu. İnsanın içinde öyle fırtınalar kopuyor ki. Seni içine geçen öyle bir girdap ki bu...

Kalbindeki sızı hiç dinmeyecekmiş gibi...

...Peki kalbimizdeki sızıyı nasıl dindireceğiz?

Siyah bize son kazığını atmanın derdinde... Biliyorum. Ama bu bizi üzüyor sonuçta. Bunu görüyor siyah ve uzaktan kıs kıs gülüyor. Bilerek yapıyor. Siyah keder dostudur zaten.

Kalbimiz kırılıyor, ruhumuz daralıyor. Ağlıyoruz sonuçta, ya da özlüyoruz mutluluk tohumlarını. Acı çekiyor ruhumuz, nefes alamıyoruz. Parmaklarımızın arasından kaybolup gidiyor zaman yada hiç geçmiyor ve donup kalıyor veyahut aynı kötü anı aynı acı ile tekrar tekrar yaşanıyor. Zaman sürekli geri sarıp aynı kederi yaşatıyor bize.

Elimizdeki tek gerçek göz yaşları demek doğru değil bu vaziyette. Ele avuca sığmayan hüzünlerimiz var bizim yaşlar dışında. Kalbimizi delip geçen o acı hayaller....

Tasvir edilen her düş pembe, beyaz, mavi... Ama değil işte. Düşlerimiz siyah bizim, hayallerimiz siyah, gri...
İşte bunu duymak istiyor siyah. İstiyor ki hayaller siyah olsun düşler ise gri... Tek istediği umutsuzluğu son raddesine kadar yaşadığımızı görmek.

Siyah sebep oldu bunlara. Bir çukura düşmüşüz ki. Yok çıkamıyoruz. El uzatan yok!
El uzatan çok olduğunda bile güvenemiyoruz. Yapamıyoruz. İnsanoğlu kötü dediler bize. Peki ben insan değil miyim? Ben kötü değil miyim? Kötü olan insansa, peki ya siyah nedir? Nasıl mendebur bir mahluktur!

Güneşe merhaba diyecektim gülümseyerek. Neden siyah? Neden bunu yaptın kalbime. Neden istedin göz yaşlarımı görmeyi. Niçin mutlu ediyor seni benim hıçkırıklarım? Neden siyah? Neden!?

Ama bu acı ve gaflet tüm bedenimizi sarmış. Bir nefesi ile yerle bir eder adamı. Bu nasıl sabır Yarabbim.! Bu nasıl sabır? Nasıl dayanır bir insan böyle bir acıya... Ama bunlar sahte acılar diyorum... Geçecek.

Dayanacaksın sonra geçecek.
Yok mu çaresi, şifası? Var elbet var ama... Bende değil.
Siyah çekip giderken acıdan kıvranıyorsun. Nasıl bir sızı bu kalbimdeki, acıyı yaşadıkça artan.
Peki kalbimizdeki sızıyı nasıl dindireceğiz? Siyah söyle ki bulayım şifa. Söyle ki yaşattığın acılara olsun deva.
Söylemiyor. Söyleyemiyor. Çünkü gitmiş. Çünkü yaz çoktan gelmiş.

22 Nisan 2014 Salı

KULAKLIKLI YALNIZLAR

Şu aralar en yaygın olarak kullanılan kelimelerden biri 'Yalnızlık'. Öyle ki bu kelime nedeniyle hayat tek kişilik hale gelmeye başladı. tek kişilik hayatlar insan eliyle biçimlendirilmiş objeler. Bu hayatı kendi elimizle oluşturduğumuz halde kontrolümüzden çıkıyor. Tek kişilik hayatlarımıza bir de şahit ekliyoruz üstelik. Bunlardan biri de günümüzde en moda icatlardan biri olan 'Kulaklıklar'.

Kulaklıklar insanların tek kişilik hayatlarındaki tek arkadaşları olmakla birlikte, insanların abartması ile büyük bir sükse yapmış olan minik aletler.

Aslında kulaklıkların müzik dinlemek için bir araç olduğundan çok yalnız kalmak amacıyla kullanıldığını düşünüyorum.

Evden çıkıp sıkıcı bir güne başlangıç yaparken, evden işe veya okula dönerken, hoşlanmadığımız şeylere karşı bir savunmada bulunurken, yürürken, koşarken, konuşurken daima bu küçük ve karmaşık dostlar yanımızda...


Hayatın karmaşasının yanında bu minik dostların düğümlenen yerlerini çözmek o kadar da zor değil aslında... Hatta işimize geldiği için yapılan bir uğraş da denilebilir.

Kulaklıkların bu kadar benimsenmesinin nedenlerinden biri de insanların hayatlarını tek kişilik yaşamalarından... İnsanlar ne zaman ki iki kişilik yaşamaya başlayacaklar o vakit o kulaklıklar atılacak. Hayatın müziğini birlikte dinleyeceği, hayatın ezgisine kendini bırakabileceği bir hayat arkadaşı bulduğu vakit o kulaklıklar yok olacak.

Tek kişilik bir hayat yaşayan bu kulaklıklı insanlar sadece modifikasyona uğramışlardır. Ne doğuştan böyledirler ne de bu vakitten sonra mutasyon geçirip bir ömür boyu böyle kalacaklardır. Sadece ortam koşulları onları bu hale getirmiştir.

İşte bende bir kulaklıklı insan olarak, kulaklıklarımı bana bıraktıracak bir ruh arıyorum. Hatta musikiye ihtiyacım olmadan ruhumu besleyecek bir bedene hasret duyuyorum.

Ben bana kulaklıklarımı bıraktıracak o bedeni beklerken, minik dostumu takıyor ve kendimi yükselen ritimlerin şefkatine bırakıyorum.