Cute Light Pink Flying Butterfly

Translate

21 Aralık 2013 Cumartesi

KIRMIZI ŞEMSiYEM


Sadece biraz yağmurda yürümek istemiştim. Yürüyorum. Kulağımda; asfalt zeminde yürürken ayakkabılarımın çıkardığı ses, yağmur damlalarının kırmızı şemsiyemin üzerine düşüp eğimli yerden kayarak yere damlalar halinde düşerken çıkardığı ses ve iç sesim var. Kırmızı şemsiyemin altından etrafı izliyorum. Etrafı izlerken kışı niçin sevdiğimi hatırlıyorum. Çünkü kış soğuk. Bu ısınmaya ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor. Kışın içinde nefret duygusu var. Kış biraz da hüzünlü. O inatçı bir ihtiyar. Üzerinde yılların verdiği yorgunluk var. Biraz da mutsuz. Ama onu mutlu etmek zor değil kırmızı bir neşeyle onun çizdiği tablo bir anda değişiveriyor. Hüzünlü olan mevsimde bir anda insan gülümsemek istiyor. Bu benim elimde. Gülümsetmek.

 Kırmızı şemsiyemin altından etrafı izliyorum. Şikayet edebilirim pantolonumun paçalarının ıslanmasından. Ya da şemsiyemin üzerine damladıktan sonra kayarak arkama taktığım sırt çantamın bir kısmını ıslattığı için yağmura sinirlenebilirim. Ama yapmıyorum. Çünkü mutlu olmak benim elimde. Hava huzur verici ve ben yağmur damlalarının sesini dinlemekten memnunum.

Eve gidiyorum ve beni bekleyen sıcak bir yuvam var. Aslında biraz daha dışarıda kalmak istiyorum fakat ayaklarım beni eve sürüklüyor. Daha fazla bu yaşlı ihtiyara dayanamayacak kadar yorgunlar.
Kırmızı şemsiyemi evin girişinde kapatmak zorunda kalıyorum. Başımı kaldırıp son kez bakıyorum yağan yağmura bu sefer başımda kırmızı şemsiyem yok. Fakat gülümsüyorum karşımdaki görüntüye ve fısıldıyorum:
'Tekrar görüşmek dileğiyle.'

20 Aralık 2013 Cuma

SOKAK KEDİSİ BOB | Kitap Yorumu |


Yine bir kitap. Yine hoş bir an. Yine duygulu anlar. Yine Büş bu kitaba bayıldı.
Aslında kitabı çok daha uzun bir süre önce okudum fakat vaktim olmadığı için sizlere tanıtamadım. Neyse ne demişler geç olsun fakat güç olmasın.

Öncelikle belirtmeliyim ki bu gerçek bir hikaye. Kitabın yazarı James Bowen bu hikayeyi gerçekten yaşadığı için yazmış ve bu yakışıklı kedi Bob sayesinde hayatı değişmiş. Bu kitabı çok beğendim dostlarım. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bob harika bir kedi. Aynı zamanda çok sevilesi. Onun bu cazibesine James karşı koyamadı. Ve harika bir dostluğun başlangıcı oldu.

Bob'un şirin yüzü sokaklarda gitar çalarak geçimini sağlayan ve ses çıkardığı halde fark edilmeyen James'in fark edilmesinde etkili oldu. Bu iki dost harika anılar yaşadılar birbirlerine destek oldular. James, Bob'un geçmişteki hikayesini hiçbir zaman öğrenemedi fakat kendininkini düşününce pek de farklı olmadığını düşündü. Bu iki koca adam birbirlerine hep destek oldular.

Şunu söylemeliyim ki. Bu kitabı okuduktan sonra biz kedim olsun istedim. Hala da istiyorum. Böyle bir dostluğu kim istemez ki? Okuduktan sonra sizde böyle bir kedinin dostluğuna ihtiyacınızın olduğunu düşüneceksiniz.

Bob James'in kabine dokundu. Gerisi hikaye...


                                Bob ve James'e el sallayın dostlarım.

                                   
Not: Bir kitapları daha var ve onu okumak için sabırsızlanıyorum. Okuyunca sizinle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz. Teşekkürler.




AYNI YILDIZIN ALTINDA | Kitap Yorumu |


Hoş bir kitap ile karşınızdayım. Oh bekle! Çok Hoş bir kitap ile karşınızdayım. Kitapta kullanılan hoş bir cümleyi, bu kitabı övmek için kullanacağım. Bu kitabı okuduğunuzda yıldızların tadına bakmış gibi hissedeceksiniz. Enfes bir kitap. Bu hoş kitap için John Green'e teşekkür etmek istiyorum. Böyle kitaplara ihtiyacımız var Bay Green.
Eğer bu kitabı okumak konusunda kararsızsanız bir dakika bile düşünmeden alın ve okuyun. Büş şiddetle tavsiye eder.
Kitabın içine biraz göz gezdirirsek eğer;

Hazel Grace,
Yoksa Sadece Hazel mi demeliydim? Kitabın ana kahramanı. Kanser hastası olan bir kız. Annesinin zorlaması -iyi ki zorlamış diyeceksiniz okuyunca- ile kanser terapi merkezine gidiyor. Oksijen tüpü olmadan bir yere gidemez çünkü nefes almakta zorlanıyor kanseri nedeniyle.

Augustus Waters.
Evet Bay Metafor ile tanışmak için çıldıracaksınız. Tahmin edersiniz ki bu kişi de kitabın erkek kahramanı. Kanser hastası ve bir bacağı kanser nedeniyle protez. Ben ona Bay Metafor diyorum. Okumak için sanırsızlanın diye böyle küçük kırıntılar vermem de sakınca yok değil mi?

Bu iki genç bedenin nasıl yapboz parçaları gibi harika bir uyum ile birleştiğine şahit olunca dudağınızın kenarında oluşan tebessüme karşı koyamayacaksınız. Sonunu tek nefeste okuyacak ne Sadece Hazel'ın oksijen tüpüne ihtiyaç duyacaksınız. Okumadan geçmeyin. Pişman olmayacaksınız.

Şu hayatta kimin bir canlı bombaya dönüşeceğini tahmin edemezsiniz. Sadece hayatı yaşanması gerektiği gibi doğru yaşayın ve gülümseyin.


Not: Kitabın filmine yakında vizyona girecek. Yanılmıyorsam çekimler sona erdi. Kitabın film kapağını sizinle paylaşmak istiyorum.



Not1: Emçi dostum teşekkürler. Evladını -A.Y.A.- bana emanet ettiğin için.





15 Aralık 2013 Pazar

KIZIM

Küçük bir kızım var benim. Kıvırcık saçlı. Daima gülümsüyor bana. Her zaman güveniyor annesine tabi bende ona. Elinden tutup okula götürdüm onu. Hevesle başladı minik elleri yazı yazmaya fakat erken yoruldular. Oysaki hiç ağlamamıştı okulun ilk günü. Neden böyle aşağıda omuzları? Kendinden büyük çanta taşıyor nedeni bu mu acaba? Bilsem çare aramaz mıyım yavruma. Bilmiyorum ki. Yapmak istemiyor öğretmeninin verdiği ödevleri. Hani benim kızım doktor olacaktı diyorum sonra kızıyorum kendime el insaf daha birinci sınıf çocuğu ben neler düşünüyorum. Böyle doyumsuz olduk işte. İnsanoğlu böyle.
Bir gün sordum yavruma okulu seviyor musun diye? Ağzından tek bir cümle çıktı sonra oyuncaklarına gömülmek üzere uzaklaştı kollarımdan. Ağzından çıkan cümlesinin beni ne kadar sarstığının farkına varmadı minik yüreği.
'Hiç oyun oynamıyoruz ki anne.'




7 Aralık 2013 Cumartesi

BEKLEME VE YÜRÜ

İstedim ki daha güzel bir yer olsun dünya. İstedim ki mevsim ne olursa olsun mutlu olsun herkes. Hava nasıl olursa olsun hep huzurlu olsun yürekler. Sadece doğanın müziğini dinleyelim. Yapay çiçekleri satmak yerine gerçek çiçekleri koparmaya kıyamayalım.
Dileğimdi sadece gülen insanlar. Özlemim de bir kaç hoş sohbet ve kıkırdama sesleriydi.
Yakından bakınca büyük ve ürkütücü, uzaktan bakınca küçük ve soğuk olmayan bir kalpti istediğim. Her açıdan saf, temiz ve duru bir kalp. Sıcaklığının her yere yayıldığı bir kalp. İstedim ki yaşayan bir kalp.
Bekledim ben o dünyayı. Bekledim ben o sohbetleri. Bekledim ben o kalbi. İnsanın vakti beklemekle geçiyor zaten. Zaman su gibi akıp gidiyor. Zaman geçerken yaşlanmışım zaten bende. Saçlarıma aklar düşünce fark ettim. Artık ayaklarım daha yavaş hareket edince anladım. Neden bekledim ben bunca şeyi? Bunca özlem duyduğum şeylere koşarak gitmek varken ben niçin oturdum? İstedim ki benim ayağıma gelsin. Ben yormayayım o aciz bedenimi sadece bekleyeyim. Bekledim. Bir kere ayağa kalkıp adım atmadım. Hep bekledim. Yaşlanınca fark ettim. Şimdi diyorum keşke ayaklarım tutarken ulaşsaydım isteklerime. Ulaşmak önemli değil de en azından adım atsaydım.
Alsaydım sırt çantamı sırtıma cebimde birkaç bozukluk. Yürürken atsaydım telefonumu yol kenarına. Yolda yürürken rüzgarla saçlarımın oynamasına izin verseydim. Kulağımda hoş sohbetlerin beklentisiyle yürüseydim aheste aheste. Belirli bir hedefim olmadan sadece yürüseydim. Belki o zaman karşımda göreceğim hardal rengi manzaraya doğanın güneş rengi diyebilirdim. Diyemedim.



6 Aralık 2013 Cuma

KİM BU BÜŞ?

Merhaba!
Dikkat dikkat bu kişisel bir blogdur. Bu nedenle istediğim düşüncemi paylaşabilirim.
Şu üç yazıdır kendime çok taktım kabul ediyorum. Büş, Büş, Büş. Aman Büş. Çok abarttım kendimi. Yani kim ki bu Büş? O ben oluyorum. İyi olan birkaç özelliğim haricinde standart fonksiyonları gerçekleştiren bir insan örneğiyim.
Birkaç iyi özelliğimi kendi adıma kötüye kullanmaktan hiç çekinmem. Bu Büş ne diyor? Açıklayayım izlinizle:

GÖZLEM
Gözlem yeteneğim var. Ama aşırı derecede. Ben herhangi bir yere bakarken dahi görüş açımı kapsayan tüm şeyi görebiliyorum ya da gözlemleyebiliyorum. Dersiniz ki göz var herhalde görüyorsundur. Fakat bu normal bir şey değil. Örnekle açıklayayım.
Örneğin okulun bahçesindeyim. Oturuyorum ve bir arkadaşımla konuşuyorum veya kitap okuyorum. Yanımda oturanların seviyesiz sohbetini algılarım, çaprazımda yere çöp atan aciz çocuğu fark ederim, karşımda basketbolu sırf kızlara hava atmak için oynayan sonra dikkat çekmediğini fark edince parmağı incindi diye kolu çıkmış gibi davranan erkekleri görürüm, karşımdaki bankta sırf havalı görünmek için -bu gençliğin genel kaygısı hava yok mu Allah'tan paralı değil- okuma kitabı taşıyan çocuğu algılarım... Daha sayayım mı hani böyle o kadar çok insan var ki. Tek amacı ucuz bir insan olmaya çalışmak.

Ben böyle insanları fark ediyorum. Birde analiz raporu çıkarıyorum onlara. Yapıştırıyorum öylelerine bu insan değil damgasını -benim standartlarıma göre insan değil artık kendimi ne sanıyorsam(!)- o benim için artık bir hatalı ürün oluyor. Tabi ben öyle bir şahısım ki böyle insanları yüzüne bakıp ikiyüzlü olmak gibi bir seçeneğim varken, onlardan hoşlanmadım halde yüzlerine gülmek varken gidip hislerimi belli edecek derecede tavır takınıyorum ve seviyeli davranıyorum. Ne yapayım kardeşim Büş'ü annesi olgun doğurmuş.

Tamam Büş her şeye evet. Sen adamı gözlemle, sevmediğin hareketleri varsa muhatap olma tamam. Peki neden daha fazlasını istiyorsun ki?

Ne mi istiyorum? Ben istiyorum ki benim gözümde değersiz ve toplumda yeri olmaması gereken gereksiz insanlar diğer insanların gözünde de benim gördüğüm gibi olsun. Onlar da değer vermesin, benim gibi tavır alsın ki o kendini bir şey sanan insanların ne kadar seviyesiz olduğu anlaşılsın. Ama yok kardeşim şu dünyada bir tek Büş böyle düşünüyor birde üstüne dışlanıyor. Yazık ama Büş'e.

Ama ben mevzuyu sonradan çözdüm. Meğer benim gibi düşünmeyip benim sinir olduğum insanlarla yakın olan, onları insandan sayan aksine beni ezik ve sanki kötü olan, yanlış yapan benmişim gibi davranan insanlarında aslında o benim değer vermediğim insanlardanmış. Tabi öyle x'li olan insanlar yine kendi gibi x'li olan insanla takılıyor. İşte sonra efendim Büş niye yalnız. Sonra Büş'e nasıl katlanıyorsunuz siz? Kim bu siz olmayan sizler var etrafımda aman Allah'ım.

Böyle işte sonra Büş böyle adi bir insan (!).
Şaka maka ben de kötü bir insan olabilirim. Sen de olabilirsin. Onlarda olabilir. Ama önemli olan kötüden veya iyiden sonra gelen insan kelimesini oraya koyabilmek.

Kötü ya da iyi bir insanım. Onlar kendilerine göre kelebek bana göre bir böcek. Ben mi neyim işte tüm bunları gözlemleyen ve yazan Büş.

Büş atarı basar ve gider.

Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim.



4 Aralık 2013 Çarşamba

ORTAYA KARIŞIK BÜŞ

'Gök kuşağının tüm renklerini saçlarına dağıtsam hala siyahı ister misin?'

Gülüyoruz, ağlıyoruz. Şu fani dünyada hemen hemen her duyguyu yaşıyoruz. Mutlu olmak varken, gülümsemek ve neşeli olmak varken hala somurtuyoruz. Birde şöyle söylüyoruz. 'Eğer biraz ağlarsam rahatlarım.' Gerçekten öyle mi? Bakın benim bir sözüm var:

'İnsan üzgün olduğu için ağlamaz mutlu olmak için göz yaşı döker.'

Düşünmeliyim düşünmeliyim. Ne düşünmem gerektiğini bile düşünmeliyim. Tahmin edersiniz ki benim bir tane beynim var. Sizin de öyle olduğu gibi.,

Bugün ne yaptım eve dönerken biliyor musunuz? Çok komik ve küçük bir durum. Boğulacak gibiydim sıkıntıdan ve stresten. Hava kararmıştı ve buz gibi bir hava vardı. Eve doğru yürüyorum aheste aheste ve içimden sürekli nefret söylemleri geçiyor. Dedim ki böyle olmamalı Büş. Yani insanlar istediği için değil de kendi istediğim için yaşamalıyım bazı şeyleri. 
Yürürken, bir hedef belirlemiş yürürken nasıl hissedersiniz. Kendinizi eve veya markete giderken hayal edin sadece ilerlersiniz ve duraklamazsınız. Yani herhangi bir şey olmadığı sürece. Ya da geri geri gitmezsiniz hedefinizin zıttı olan yöne.

Ben işte bundan bile sıkılmıştım. Bu nedenle hedef olarak belirlemiş olduğum yeri arkama aldım ve ters yöne yürüdüm tekrar düz gittim tekrar aksi yöne...
Bu beni mutlu etti. Anlarsınız ya ben kuralları çiğnedim bir nevi.
Sonra o anda kaçıp gitmek istedim, terk etmek. Sonra düşündüm ben kimsen kaçmaya çalışıyorum? Nereye gidersem gideyim bedenim ve ruhum benimle gelecek. Kendimden kaçmaya çalışırken ne anlamı var ki gitmenin. Aciz bedenim hep beni takip ediyor. Benim şuursuzluğumu.

Böyle işte kelin merhemi olsa kendi başına sürermiş. Ben sadece düşünce dağıtıyorum sizlere yardımcı olanları alın kalanını ise bir başkasına verin. Sizin işinize yaramayan bir başkasına ilaç olabilir.

Kendi sözlerimi paylaştım bugün giderken bir söz daha yazayım ve gideyim. Kendi çaresizliğimi anlatan belki de size çare olan...

'En çok korkmaktan korkuyorum ve bu nedenle korkuma sığınıyorum yalnız kalmamak için.'





1 Aralık 2013 Pazar

BOŞ KAFA BÜŞ

Merhaba ben boş kafa Büş.
Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Hepimiz insanız ve kendi hayat düzenimiz var. Ya da kendi hayat düzensizliğimiz içerisinde ayakta tutmaya çalıştığımız bir birey apartmanımız var. Ben ikincisine aday olabilirim.
İşte birde yalnızlığımla boğuşurken sizin yokluğunuz beni çok üzdü. Sizler benim arkadaşımsınız öyle ya da böyle.
Geziye gittim bu arada Ankara-Eskişehir-Konya inşallah sizinle paylaşabilirim gezim ile ilgili şeyleri fakat objektif bakmam için dinlenmeye ihtiyacım var. Belki hiç yazmam.
Ayrıca kendimi keşfettikten bir şeyler yazdıktan ve bloğumu açtıktan sonra okulda düzenlenen yaratıcılık vs... kursuna katıldım umarım size daha hoş şeyler sunabilirim. Bunları sırf ölmediğimi bilin diye yazdım ki kiminizin umurunda bile değilim. Yine de teşekkür ederim bu satıra kadar yer yer sıkılıp gözlerini devirdiğiniz halde okuduğunuz için.

Büş gider yeşil bir yolda
Yol dediğinde 3-4 demet yonca
Bakmayın Büş'ün  yalnızım dediğine
Çok var sizin gibi güzel okuyucu onda

19 Kasım 2013 Salı

ONSUZLUK

Dokunmak istemiyorum ama sonsuza kadar en değerli ipeklere yıldız işlenmişcesine parlayan yüzüne bakmak istiyorum. Seyretmek istiyorum onu, hayatımın son anına kadar. Özlemek istiyorum onun sesini çünkü insan hatırladığı bir şeyi özler değil mi? Ben onun sesini unutmak istemiyorum. Bu yüzden özlemek istiyorum hatırladığım sesini. Nefesini hissetmek istiyorum, saçlarımı usul usul tarayan nefesini. Gözlerine bakmak istiyorum gözümü kırpmadan, bu uğurda tüm göz yaşlarımı tüketene kadar. Seviyorum kalbimin onun için atmasını, çok seviyorum ellerimin ona doğru uzamasını en çok da onun kalbimde varlığı nedeniyle gamzelerimin güneşe merhaba demesini seviyorum. Hayır, hayır. Sevmiyorum, sevemiyorum. Onun günaydın diyemediği bir güne bakarak uyanmayı sevmiyorum. Onun yağmurdan şikayet ederek başlayamadığı sabahları sevmiyorum. Rüzgarın onun saçlarını uçuramadığı gerçeğiyle yaşamayı sevmiyorum. Onu günler geçtikçe özlediğim halde diğer insanların unutmasına şahit olayı sevmiyorum. Onsuz her dakika bedenime saplanan can kırıklarını bedenimden uzaklaştırırken ağlamayı sevmiyorum.
Ben aslında onsuzluğu sevmiyorum. Onsuzluğa alışmayı sevemiyorum.




16 Kasım 2013 Cumartesi

ÖZLENEN MÜZİK

Kulağımda çok hoş bir müzik var. Daha önce hiç duymadığım. Ne hoş bir ezgi bu Yarabbim! O ezgiye öyle büyük bir özlem hissediyorum ki bunu dile dökmek için kanatmalıyım kalbimi ve kalemimi kullanmalıyım, her bir satırı doldurmalıyım bu kırmızı sıvıyla, canımı verene kadar bu uğurda. Yıllarca bekliyorum bu melodiyi. Gelemiyor, gelemiyor. Yoksa gelmek mi istemiyor? Bilmiyorum. Tek bildiğim çok özlediğim. Umudum var hala. Yıllarca beklemiş olsam da hala geleceğine karşı bir umut besliyorum avucumda
Öyle bir müzik ki bu...
Bal gibi şerbet gibi masalsı ve tatlı. Güz gibi kış gibi soğuk ama içten. Güneş gibi bulut gibi bir var bir yok. Yol gibi yolcu gibi ürkütücü ama aşılmaz değil. Aşk gibi aşık gibi sevgisiz ama sevilmeyi bekleyen.
Bu beklediğim ezgi en sevdiğimiz. Her birimizin ihtiyacı olan en sevdiğimiz.
Bestelenmemiş bir şey daha, dokunulmamış, sevgi gösterilmemiş bir müzik bu. Ama hissedilen, beklenilen ve özlenilen.
Öyle eşsiz ki bu müzik insanın fani bedenine nakış nakış işleniyor adeta. Dinlemedim ben henüz bu müziği, dinleyemedim.
Gelmedi yanıma belkide henüz bulamadı beni. Arıyordur ama değil mi?
Böyle özlemle beklediğim müzik bedenime nüfus etmek için çırpınıyordur değil mi?
Ah hoş bir müzik ki bu kulağımdaki, dilediğim an içeceğim sonsuzluk şerbetini.
Bekliyorum ve özlüyorum.
Yanımda beyaz umut kelebekleri.



8 Kasım 2013 Cuma

SENDEN ÖNCE BEN | Kitap Yorumu |

Hey! Yeni kitap tanıtımı yapıyorum. Uzun bir aradan sonra...
Kitabımızın ismi 'Senden Önce Ben'
Ah nasıl söylesem çok hoş bir kitap.
Jojo Moyes'in çok samimi bir anlatımı var. Kitabın konusu aşk olmasına rağmen öyle insanı aşka boğup sıkmıyor. Açıkçası kitabı kahkahalarla okudum. Çok hoş diyaloglar vardı.

Karakter analizi yapacak olursam.
 Will çok havalı! Gerçekten çok havalı. Kitabı sadece o adam için okuyabilirdim. Beyninin içini görmek isterdim neler dönüyor orada diye?
Lou çok sevimli. Onun saçma sapan kıyafetli halini gerçek hayatta görsem nasıl bir tepki vereceğimi merak ediyorum. Çok samimi...
Kitabı okuyun derim. Yani cidden değer bir kitap. Yazarın diğer kitaplarını da okumak istedim. Okursam sizinle paylaşırım.

Kitabın arkasında yazanlara göz atarsak:

Birbirlerine aşktan başka verecek hiçbir şeyleri yoktu...

Yaşamın ince detayları Lou'dan sorulur. Otobüs durağıyla ev arasında kaç adım var? Çalıştığı kafeye gelip gidenler nasıl bir hayat yaşıyor? Parlak yeşil elbisenin altına ne renk külotlu çorap giyilir? Onda bu soruların hepsinin cevabı var. Kolayca mutlu olabildiği küçücük dünyasında bilmediği tek şey hayatın çok daha karmaşık soru ve cevaplarla dolu olduğu...

Geçirdiği motosiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will uzun süredir karmaşık sorularla meşgul. Bu hayatta diğer insanları mutlu eden küçük şeyler ona biraz olsun keyif vermiyor. Çevresindeki tüm renkler birden griye dönmüş ve böyle bir umutsuzluk içindeyken yapabileceği tek şeyin hayatını sonlandırmak olduğunu düşünüyor.

Peki, asık suratlı, aksi ve geçimsiz Will, Lou'nun rengârenk yaşamıyla karşılaşırsa neler olur? 

Mucizelere inanmıyorsanız durup bir kez daha düşünün...

Arkadaşlarımın hepsi sonunda hüngür hüngür ağlayacağımı söyledi. Bende çok korktum çünkü ben çok sulu göz bir insanımdır. Kitabı bitirdiğimde ağlamadım. Sadece dudaklarımın kenarlarında hafif bir tebessüm vardı.
Bu çifti hiç unutmayacağım. Bilemiyorum çok samimiler. Bizden biri gibiler. Seveceğimiz bir kurgu var. İnsanı mutlu eden ve gülümseten. Okuyun diyorum başka da bir şey demiyorum.

Kitabın sonunda ise... söylemem okuyunca görürsünüz.

Son olarak:

Aşk vardır, ona inanmaktan vazgeçmeyin.


YALNIZ 1

Size bugün yalnız '1' den bahsedeceğim. Daha doğrusu kendini yalnız hisseden '1' den.
Şimdi bizim bu 1 arkadaşımız hep ağlarmış, kendini yalnız hissettiğini söylermiş ve sürekli bu durumdan dolayı üzgün hissedermiş kendini.
Daha sonra bir gece rüyasında bir şey görmüş. Rüyasındaki kişi ona eğer etrafına iyi bakarsa yalnız olmadığını göreceğini söylemiş.
1, bu rüyasını düşünürken aynı zamanda bankta oturuyormuş ve etrafı izliyormuş. Sonra sağ tarafına bakmış. O an fark etmiş yanında birisi olduğunu. Bu kişi 2 üzeri 0 imiş ve yanında çarpım durumunda oturuyormuş. Çok şaşırmış. Yanında oturduğunu daha önce fark etmediği için kendine çok kızmış. Daha sonra sol tarafına dönmüş ve bir sürü sıfırın yanına dizilip oturduğunu görmüş, kaç tane olduklarını sayamayacağı kadar çokmuş. Üstelik çok sıcak kanlı ve sevimlilermiş.
Daha sonra bankın altına bakmış bir sürü 1 varmış. Ona göre bölüm durumunda fakat birbirlerine çarpım durumunda oturuyorlarmış. Sonra üs olarak da bir sürü 1 görmüş başının sol üst kısmında uçuşuyorlarmış.
Öyle çok şaşırmış ki kendini dünyada her zaman tek başına görür ve yalnız hissedermiş. Fakat daha önce hiç etrafına bakmamış, aslında o yalnız değilmiş. Aksine her zaman onun yanında olan, onu destekleyen kişiler varmış. Tüm yanındakilere karşı kocaman gülümsemiş ve onlarla sohbet etmenin keyfini çıkarmaya başlamış.





27 Ekim 2013 Pazar

Yağmura Küstüm


Kırık bir kalbim var benim. Kime olduğunu hiç bilmediğim. Küstüm rüzgara ve yağmura... Uçuşturamıyor saçlarımı. Yetmiyor gücü buna?
Ya yağmura ne demeli niçin ortak olmuyor benim göz yaşlarıma? Herkes gördü işte düşen damlaları, neden saklamadın benim yaşlarımı?
Yok, hayır ben ağlamıyorum. Neden ağlayayım ki? Evet acı var Dünya'da, acımasız insanlar var evet. 
Zor hayat biliyorum çok zor ve sevgisiz. Evet arkama bakmamalıyım biliyorum, sürekli devam etmeliyim. Fakat ya bir şey düşürdüysem ardımda? Ya bu düşen şey kalemimse, defterimse? Ya kalbimse?
Eğer kalbimse ne olacak? Geri dönüp alsam olmaz mı? Yoksa dönsem çok mu geç kalmış olacağım? 
Düşürdükten sonra kırılmıştır ama değil mi? Kırılıp paramparça olmuştur değil mi? Dönemem ben geriye.
Biri arkamdan kalbimi de alıp gelse tamir ettirse ve bana geri verse? Vermez değil mi? Kalbim onda kalır ve istesem de vermez. Zorla alırım ondan ve canım acır. Onunda canı acır.
Bu kadar zor mu yağmur? Göz yaşlarımı gizlemek? 
Tamam gizleme. Tamam ağlayacağım ben. Evet yalan söyledim ağlıyorum zaten. Tamam kalbim geçmişte kalsın. İstemiyorum kimse tamir etmesin.
Ama rüzgar sana küsmüyorum ben. Saçlarımı uçurmanın zor olduğunu bende biliyorum. Küsmedim sana.



26 Ekim 2013 Cumartesi

KURT İLE KUZU



Dinleyin...

Bir dağın önüne iki bulut, köşede bir güneş ve sonsuz boşluğun bulunduğu bir zamanda bir kuzu ile bir kurt karşılaşmış.
Kuzu orada duruyor, kurt ise avlanmak için onu gözlüyormuş. Kurt onu izlerken kuzu tehlikenin varlığını hissetmiş ve başını kaldırıp etrafa bakınmış. O sırada kurdu görmüş ve göz göze gelmişler.
Kuzunun donup kalmış, gözlerinin kurdun gözlerinden bir türlü alamamış, biliyormuş kurdun ona zarar vereceğini hatta onu tek lokmada yutacağını, kurdun ise gözleri kuzunun gözlerinde hapis kalmış, ona bakarken açlığını hissediyor fakat bir adım atamıyormuş, tutulmuş kalmış.
Anlayacağınız aşık olmuşlar birbirlerine kurt ve kuzu.
Etrafta 2 bulut, bir güneş, bir dağ, kurt ve kuzudan başka ne bir şey varmış ne de bir boyut. 2'si bir resimde kilitli kalmışlar. Fakat bunu birbirlerinin gözlerine bakınca fark etmişler. Hayatlarının ne kadar basit ve boş olduğunu.
Kurt gözlerini kuzudan ayırmadan ve tek bir adım atmadan bağırmış:
'Seni yiyeceğim biliyorsun değil mi?'
Kuzu cevap vermiş gözlerini dahi kırpmadan:
'Biliyorum.'
'O zaman niçin kaçmıyorsun?' demiş Kurt biraz açlığının verdiği sersemlikle birazda kuzunun gözlerinin oluşturduğu sarhoşlukla.
Kuzu cevap vermemiş, verememiş fakat kurdun güzel sesini bir kez daha duymak için ağzını açmış ki, kurt yere yığılmış. Kuzu öyle çok korkmuş ki ona bir şey olacak diye hızla yanına gitmiş.
'Git, gelme, uzaklaş benden!' diye haykırmış kurt.
Kuzu kırılmış fakat ona zarar gelmesini istemiyormuş.
'Ye beni.' demiş kuzu. 'Yoksa açlıktan öleceksin.'
'Seni yeyip ölümünü izleyeceğime açlıktan ölürüm daha iyi.' demiş kurt.
'Senin ölümüne şahit olacağıma beni öldürmeni ve hayatına devam etmeni isterim.' demiş kuzu.

Sonra ne olmuş sizce? Sizce Kurt kuzuyu onu sevdiği halde ölmemek için yer mi? Ya da kuzu kurdun ölmemesi için kendi hayatından fedakarlık yapar mı? Nasıl olmalı sizce?
Sonunu ben söyleyeyim.
 Aşk acısından,
 açlıktan,
 sevdiğinin yaşadığı acının acısından,
 sevdiğini gösterememekten,
Her ikisi de ölmüş.


İSTİYORUM

Green Day dinlemek istiyorum.
Paramore dinlemek istiyorum.
One Ok Rock dinlemek istiyorum.
ELLEGARDEN dinlemek istiyorum.
CNBLUE dinlemek istiyorum.
FTISLAND dinlemek istiyorum.
Nightwish dinlemek istiyorum.
Apocalyptica dinlemek istiyorum.
Evanescence dinlemek istiyorum.
Royal Pirates dinlemek istiyorum.
Lunafly dinlemek istiyorum.
İstiyorum istiyorum. Tüm şarkıları dinlemek istiyorum. Tüm J-Rock'ı keşfetmek istiyorum. Rock ruhunu hissetmek istiyorum. Tüm müzik türlerini keşfetmek istiyorum.İstiyorum da istiyorum.

Aynı Yıldızın Altında okumak istiyorum.
Dost Ekmeği okumak istiyorum.
Sokak Kedisi Bob okumak istiyorum.
Yakut Kırmızı okumak istiyorum.
Senden Önce Ben okumak istiyorum.
Yeniden yeniden Çalıkuşu okumak istiyorum.
Tüm kitapları okumak istiyorum.İstiyorum da istiyorum.

Filmde izlemek istiyorum. Dizide izlemek istiyorum. Söyleyemeyeceğim kadar çok izlemek istiyorum.

Bunları istediğim gibi yapamıyorum. Özgürlük mü bu? Ya da iç disiplin mi? İstediğim şeyler kötü şeyler mi? Hayır. Kesin bir hayır. O zaman niçin yapamıyorum? Ben cevabı bilmiyorum. Size soruyorum. Sizde benim bu sorularımı hiç umursamıyorsunuz. Şu an çok duygusallaştım. Şimdi gideceğim ye yine bu istediklerimi yapamayacağım. Yapsam da sınırlı bir sürede yapacağım.

Sizde benim gibi misiniz? Benim gibi sınav öğrencisi, ders çalışmasa bile çalışması gerektiğini iliklerine kadar hissederek yaşayan bir acınılası kişi misiniz?
Eğer üniversiteyi kazanırsam mezun olduktan sonra sadece iş gideceğim, geleceğim ve
Kitap okuyacağım, milyonlarca dizi ve film izleyeceğim, tüm belgeselleri izleyeceğim, müzik indirip takip edeceğim, dil öğrenmek için sürekli çalışacağım ve daha az yemek yiyeceğim.
Özgür olmak için kanatlara değil, mesleğe ihtiyacım var.




http://www.youtube.com/watch?v=Uj40JrDrlpw (Dinleyin biraz gülümsetebilir...)


RESSAM



Asırlar öncesinde bir ressam yaşamış bu dünyada. Herkes ona işini sorduğunda ben renk dağıtırım dermiş.
İnsanlar bunu şaşkınlıkla karşılarlarmış.
'Nasıl renk dağıtıyorsun?'
'Sen boya mı satıyorsun?'
'Renk nasıl dağıtılır ki?'
O da uzun uzun anlatırmış mesleğini:
'Ben düşüncelere göre renk dağıtırım.
İnsanların siyah bir karamsarlığın içine düştüğünde beyaz boya ile açarım karamsarlığı, biraz pembe biraz da turuncu veririm umutla birlikte.
Küçük bir çocuk lacivert gözyaşları döktüğünde o yaşları mavi yaparım gökyüzü kadar berrak, ya da turkuaz yaparım deniz kadar uçsuz ve özgür.
Bir kişi mor bir yalnızlığa düştüğünde tatlı bir huzur veririm ona sarı ile, gülümsesin diye birazcık da bordo.
Kırmızı bir korkusu varsa bir kişininde tüm yeşili üzerine dökerim, ya da hangi rengi istiyorsa saçarım çırpınan kalbine, korkmasın diye.'
Kimse anlamazmış ressamın bu söylediklerini, ressamda bunların ardından bir cümle daha söyleyip uzaklaşırmış onu anlamayan tüm insanların yanından;
'İnsanların ihtiyacı olan tek bir renk değildir, tüm renklere muhtaçtır insan yalnızca canını o an yakan bir rengin yerine başka bir fırça darbesi ister. O darbe canını yakmaya başladığında da bir başkasını...'

18 Ekim 2013 Cuma

BAŞLIK BULAMADIM





Yazacak bir şey gelmiyor bu aralar ama fotoğraf çekmek istiyorum. Bu fotoğrafı geçen sene çekmiştim mesela. Bu resme bakınca huzur buluyorum. Sizde öyle oldunuz mu? 
Keşke daima bu yolları yürüyerek ilerlesek. Mesela bunu görünce aklıma yüksek bir dağda kendime ait gizli bir sığınağım varmış ve her gün buradan geçiyormuşum gibi bir his kapladı içimi. Böyle bir şey yok tabi ki zaten bunlar ya kitaplarda ya da filmlerde yaşanır. Çok mu karamsarım. Resim hiç karamsar değil aslında.
Film mi? Filmdeki hayatlar... Bunu istemeyiz bence. Yani dram filmi istemem ben. Komedi de çok duygusuz. Romantik... Bunun için fazla küçüğüm. Ama şu resim çok romantik bekleyin.


İşte bu:





 Çok hoş değil mi? Bayramda dedemlerin evine gittiğimizde çektim. Bu dedemlerin çatısı. Öyle hoştur ki anlatamam. Çok eski bir yer. Bende çok fazla anısı var. Çocukluğumda hep gördüğüm yerler bir kere. Çiçekler ne kadar hoş görünüyor. Bir kısmı kurumuş ama yinede güzeller. Bu çiçeğin adı neydi? Unuttum bilen var mı?
Ah şimdiden özledim burayı. Bu çatıda birde salıncak vardı. Binerken eskittik sanırım. Sonra kaldırdılar, bende büyüdüm tabi. Ama hala istiyorum o salıncağı. Daha torunlarım binecekti.



 Dedemin eski bir arkadaşı. Ne çok şey paylaştılar onunla. Hala da paylaşıyorlar. Bu araba çok eski gerçekten. Benden yaşlı. Ama öyle çok severim ki adamı sormayın gitsin. Bu arabanın içine girince öyle hoş bir koku var ki. Artık siz toz mu dersiniz yoksa anıların kokusu mu bilemiyorum. Ama bu arabanın içi bana huzur veriyor. Hiç bir pahalı taşıt aynı konforu veremez bana. Resmen aşığım bu arabaya. rengi de pek güzel canım. (Dedem çok aramış mı bu rengi merak ediyorum.)



Bu da benim başka bir bakış açım. Ağaca yaslandım ve baktım. Ah bu ağaç ne de güzel kokuyor öyle. Allah'ın yarattığı şu heybetli ağaç ne güzel bir şeydir öyle. Onun kabuğuna dokunmak hoşuma gidiyor rahatsız oluyor mu hiç bilmiyorum. Sorma nezaketine de girmiyorum. Cevap veremez ki. Hey kuşlara benden selam söyle.



Sonra kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Güneş var ama yakıcı değil. Hafif hafif üzerimize işliyor. Gözlerim kamaştı benim. Birazda duygulandım. Peki ya bu güneş yine kimi hatırlattı bana. Ya da neyi hatırlattı. Ah başım da ağrıdı. Kendine iyi bak güneş.




Ve o kadar güzel görüntülerin arasında yine odamdayım. Pencereyi izliyorum. Mutsuz değilim. Mutlu hiç değilim. Duygularımın bir ağırlığı yok veya birbirini dengeliyor. O kadar anıdan sonra tekrar odama, okuluma, dershaneme ve kitaplarıma döndüm.
Şükretmeliyim. Gülümsemeliyim. Sevinmeliyim. Evet bunları yapıyorum fakat içimdeki genç asilik kanı fışkırmak istiyor. 
Merhaba pencerem. Sakın hayallerimin dışarıya akıp gitmesine izin verme.
Merhaba gökyüzü. Sakın ben gelmeden senin yanına sönme.
Bekleyin beni geliyorum yanınıza. 

16 Ekim 2013 Çarşamba

SADECE YAŞIYORUM

Nefes almadan yaşıyorum hayatı.
Almıyorum en küçük bir anı bile kaçırmayayım diye.
Nefes almıyorum çünkü vermek zorunda kalırım diye.
Almıyorum alamıyorum yaşamak daha değerli gelsin diye.
İstemiyorum almak dünyayı daha fazla kirletmeyeyim diye.

Bakmadan yaşıyorum hayatı.
Etrafıma hiç bakmıyorum, kapatıyorum gözlerimi.
Değerlensin diye göremediğim ucubelikler.
Görmüyorum çünkü daha güzel olsun diye dünya
Renkler daha canlı olsun diye, yada insanlar

Duymadan yaşıyorum hayatı.
Neden duymak isteyeyim ki kötülükleri,
Neden duymak isteyeyim ki ölüm haberlerini
İnsanların bağırıp, haykırmalarını ya da araçları,
Neden isteyeyim ki nefreti, hüznü, kederi

Düşünmeden yaşıyorum.
Dünüm var benim ama hatırlamıyorum.
Bugünüm var benim şu an yaşıyorum.
Yarınım var benim ama ulaşamıyorum.
İstemiyorum da zaten, sadece yaşıyorum.



15 Ekim 2013 Salı

CEVAP VEREMEDİM

Ağladım dün gece
Yıldızlar uyandı sesime
Gidin rahat bırakın beni dedim
Dinlemezler ki hiç beni
Başıma üşüştü her biri
Sordu içlerinden en irisi
Kim incitti seni
Cevap veremedim

Güldüm dün gece
Kimse gelmedi yine
Saatlerde gülümsedim yinede
Eğlendim kendi kendime
Ay ışığını yansıttı gözüme
Uyu artık dedi
Kapat gözlerini
Uyandıracaksın herkesi
Ne seni bu kadar eğlendiren
Cevap veremedim

Şaşırdım dün gece
Kuşlar gitti bir yere
Aradım bulamadım
Nerede benim sarı saçlım
Etrafıma bakındım
Baykuş geldi yanıma
O gitti ben varım artık burada
Sevmedin mi yoksa beni
Cevap veremedim

Saçmaladım dün gece
Uyandım karanlığın dibinde
Bakındım etrafıma
Hani nerede turkuaz nerede pembe
Cevap vermedi kimse
Aldım elime ayna tuttum dünyaya
Nerede renklerin
Neden hepsi sende
Bana da göstersene biraz
Cevap veremedi

Bende sustum bu yüzden
Cevap bulamadım ki
Cevap vereyim
Unutmuşum konuşmayı
Yazmayı seçtim
Korktuğum için gittim
Neden saklandın dediler
Cevap veremedim
Öldüm sandılar
Bende sustum



12 Ekim 2013 Cumartesi

KELEBEK

Sihir var parmak uçlarımda.
Ama siyah renkli toz gibi.
Böcek sihri imiş adı.
Ne iğrenç isimsin sen öyle dedi biri.
Serptim asıl kendi iğrenç olan o insana.
Ona ve onun gibilere.
Serptim böcek tozunu.
Kelebek oldular
Rengarenk kelebekler
Kelebekte böcek değil miydi?
Kelebek olmaktan mutlu, böcek olmaktan mutsuz musun?
Git o zaman, git buradan.
Sen hem kelebeksin hem böcek.
Kabullen bunu.
Ya bir hiçlik ol ya da her ikiside.
Kabullen çünkü sen busun.
Kendin olmamak ümitsizliğin dibi.
Kendini tanı, tanıdıktan sonra kabullen.
Kimsin sen?
Ben kimim?
Sizin sihrinizi serpen kişi.
Adım yok benim.
Sen nesin?
Kelebek misin?
Böcek mi?
Her ikisi mi?
Benim gözümde böceksin çok mu kötüyüm?
Kendi gözünde kelebeksin hak ediyor musun?
Özgür olmak mı istiyorsun?
Dilediğin kadar özgür olduğunu zannet
Uç gökyüzüne, kırlara, ormana.
Özgür olduğunu zannet sen,
Bir günlük ömrün var.
Yok olmak için yaşama.
Yaşarken yok olacağını bil.
Kelebek olduğun için sevinme.
Böcek olmayı küçümseme.
Seni de O beni de O var etti.
Kim kaçabilir ki?
Uç bakalım, seni hain.
Ölünce böcek olduğunu da,
Kelebek olduğunu da unutacaksın.
Uç bakalım.
Ya da uçtuğunu zannet.

GECENİN LACİVERTİ

Son kez mutlu oldum.
Soğuk bir yaz gecesinde.
Yalnız değildim, yanımda yalnızlığım vardı.
Korkmuyordum mutlu olmaktan.
Çıplak bir cesaretim vardı yanımda, savunmasız ama gerçek.
Ağlamadım ben, çünkü gökyüzü gülümsemediği halde eşlik ediyordu sükunetime.
Nefes alıp verdim ama derinden değil. Derinden alırsam içimdeki acıların ortaya çıkacağını düşündüm.
Kapattım gözlerimi baktım kalbimle geceye.
Neden bu kadar güzelsin sen böyle.
Yanında kimse yok mu senin?
Benim yanımda kadim dostum yalnızlık var.
Yazık ama sana, bir diken gibi batmıyor mu ışıltılı yıldızlar?
Yakmıyor mu onların parlaklığı canını?
Zor mu senin içinde nefes alıp vermek?
Tamam sorularımla sıkmayacağım seni.
Mutlu olmuştum değil mi?
Evet olmuştum.
Gecenin lacivert rengi bana birini hatırlattı.
Sarımsak kokulu bir anıydı o biri.
Küçük beynimin bir köşesine saklanmış.
Yazık değil mi benim küçük beynime gözümde değersiz insanı taşımaya?
Yazık tabi hemde ne yazık.
İşkence ediyorum ben ona.
Attım gecenin lacivertine.
Git dedim nereye gidersen git.
Yanlış anlama kalbimde değerlisin ama beynimde yerin yok senin.
Git bu yüzden laciverte.
Sen benim için hiç pembe olmadın ki. Yada mavi.
Siyah da olmadın, olamazdın. O kadar kötü değilsin.
Sen anca laciverti hak ediyorsun.
Git bu yüzden.
Özlersem bakarım gözlerim kapalı bir şekilde gök yüzüne.
Git bu yüzden gelme.
Mutluyum.
Gittin küçük beynimden.
Uzaklaş ve gelme.
Yıldızlar kayarken canını yaksınlar daima.
Ama ağlama.
Ağlarsan kış gelir, yağmur gelir.
Ama ben tatlı bir yaz gecesindeyim.
Ağlama.
Ağlarsan bende ağlarım.
Ağlama.
























(Rhone Nehri Üzerinde Yıldızlı Bir Gece-Vincent Van Gogh)

4 Ekim 2013 Cuma

GECE VE GÜNDÜZ


Geceyi seviyorum. Çünkü gündüzün sıcak tavırlarını ve insanın içini ısıtan gülümsemesinin değerini anlıyorum bu sayede.
Geceyi seviyorum. Bu şekilde gündüzün gösterdiği şefkatin değerini anlıyorum.
Geceyi seviyorum. Karanlık sokaklarda yürürken sahip olmaya çalıştığım cesareti ve gücü gündüzde kullanmama gerek yok..Gündüz beni tüm karanlıktan sakınır çünkü.
Geceyi seviyorum. Çünkü saklar gündüz benim geceleri düşündüğüm tüm korkuları.
Geceyi özlüyorum ayrıca. Gündüze duyduğun sevgiyi beklerken onun dostluğuna ihtiyacım var çünkü.
Geceyi bekliyorum. Bekliyorum çünkü siyah tül örtüsünü üzerimden kaldırmazsa nasıl kavuşurum gündüzüme.
Geceyi hep seviyorum. Işıl ışıl parıldayan yaldızlı ve yumuşak battaniyesini gündüzü beklerken üzerime örtüyor çünkü.
Geceye ihtiyacım var. Gündüzün güneşinin yokluğunda dolunaya tutunuyorum çünkü.
Gece olmasa nasıl gündüze kavuşma arzusuyla yanıp kavrulan yüreğimi serinletebilirdim.
Gece olmasa nasıl gündüze karşı olan derin hislerimi açıklayabilirdim.
Ben bu yüzden seviyorum geceyi...
Gece benim için gündüze açılan bir kapı...
Gündüzsüz yaşayamam ben...
İşte bu yüzden çok seviyorum geceyi.


22 Eylül 2013 Pazar

DUYGULARIN RENGİ | Kitap Yorumu |





Duyguların Rengi var mıdır? Evet insanların özellikleri yada hayata bakışları farklıdır. Onları düşüncelerine göre seçme yansımız var. Daha doğrusu arkadaş olmak için bize en yakın düşünceleri olanları seçeriz. Peki dış görünüş, dış görünüşünden dolayı onlara insan değilmiş gibi davranmak doğru mu? Mesela benim bir zenci olduğumu düşünün. Siz beyazlar benim yazdıklarımı okumaktan vazgeçer miydiniz? Ya da ben beyazım ve siz zenci olduğunuz için size kitap önerisi yapmayayım mı?
İşte bu kitap bize bunu anlatıyor biraz da... Yani anlatmaya çalışıyor. Yazar Kathryn Stockett güzel bir esere imza atmış.
Skeeter,Aibileen,Minny... 3 kadının hayatı etrafına dönüyor kitap. Kimse arkadaş olabileceklerine inanmazdı. Onlar duygularının rengini toz pembe yapıp birbirlerine güvendiler. Keşke bizde yapabilsek... Mavi, kırmızı, siyah, beyaz... duygularımız ne renk olursa olsun bir renk altında birleşebilsek keşke.
Aslında duyguların rengi var mı onu bile bilmiyoruz. Görmezden gelebilir miyiz?
                 RENKLER FARKLI OLSA DA DUYGULAR HEP AYNIDIR


Ayrıca bu kitabı okuduktan sonra filmini de izlemeyi unutmayın. Emma Stone ve Viola Davis'le Beyaz perdede!






21 Eylül 2013 Cumartesi

Kalbimizi Yumuşatan Yağmur

Bugün yaşadığım yerde yağmur yağdı. Nasıl mutlu oldum bir bilseniz... Dışarıdaydım ve yanımda babam -sevdiğim öğretmenim- vardı. Herkes hazırlıksız yakalanmıştı yağmura ama kimseden sitem içeren herhangi bir  söz duymadım. Gülümseyerek karşıladı herkes mevsimin ilk yağmurunu... 



Yağmuru görünce yüzümde bir gülümseme belirdi. Nasıl hızlı yağıyordu anlatamam. Ya da benim ruhum susuz olduğu için çok yağdı gibi geldi. Hızlı yağdı fakat kısa sürdü. Olsun buna da şükür. Beni kısa bir süreliğine mutlu etti ya önemli olan da bu değil mi? Yağmur herkesin yüreğinde bir duygu tetikler.




 Kimi insanlar yağmur yağdığında hüzünlenir. Gözleri dolar ağlamak ister. Kimisinin ağlamak için nedeni vardır, duygulanmak için... Kimisi sebepsiz yere dökmek ister gözyaşı. Acaba gözyaşı dökmek istemesinin nedeni gökyüzüne eşlik etmek midir? Yoksa kendini yağmur damlalarının müziğine bırakmak mı?




 Kimisi de benim gibi gülümser... Hüzün gülümsemesi de olabilir bu aslında. Toprak için sevinir: Suya kavuştu diye. Güneş içinse hüzünlenir: Gitmek zorunda kaldı diye.
 İnsanların fikrini merak ediyorum... Yağmur güzel bir şey midir? Ah yaratıcının bize sunduğu her nimet gibi yağmur da çok değerli. 
Ne şirin şey öyle küçücük, damla damla kalbimize işliyor. 



Yağmur yağınca insan bence en çok evini özlüyor. Yağmurun toprağı ıslattığında aldığımız o kokusu kadar insanı büyüleyen bir şey yok bence. O hoş koku eşliğinde sevdiğiniz bir kitabı okumak nasıl güzel bir duygudur ama... Ben yanında bir kupa da kahve istiyorum. Yağmur ve kahve kokusunun birleşimi... Sevin, daha çok sevin, her şeyi, herkesi sevin dedirtiyor...
Hava henüz soğuk olmasa da insan bir küçük battaniye istiyor üstüne... Ya da gelip birisi sarılsa daha iyi olur.
Bu yağmur insanın içindeki kayıp duygularını bile açığa çıkarabiliyor. Toprağı yumuşatırken, kalbimizi de yumuşatıyor bu yağmur...

20 Eylül 2013 Cuma

JAPONYA'DA YAŞAMAK

Japonya'da yaşadığımı düşünüyorum. Daha mı mutlu olurdum acaba? Bilmem ilk önce nasıl bir hayatım olduğunu mu düşünsem sonra karar verebilirim.



Güzel bir hava vardır değil mi? Temiz bir hava bilmem ki öyle sanıyorum. Tokyo tam anlamıyla baharı yaşıyor. Yol kenarlarındaki kiraz ve şeftali ağaçları pembe ve beyazın tonlarında çiçek açmış. Ağaçlarda mutlu havanın güzelliğinden ve etrafa neşe saçıyor.




Güzel bir kahvaltı yapmalıyım önce... İçerisinde çeşitli sebzelerin bulunduğu bir çorba olabilir... Biraz garip bir durum değil mi? Bizim kahvaltılarımız öyle olmayabilir ama bu onlarda gayet normal bir durum. Lezzetli olduğu sürece benim için de bir problem yok. Yanında da tepeleme bir kase dolusu pilav ne iyi olur. Cidden lezzetli görünüyor ha?



Okula gitmek için evden çıkıyorum. Köprünün karşısında bir okulum var. Yani orada bir okulum olduğunu düşünelim. Şehrin ortasındaki nehrin etrafında yine harika kiraz ağaçlarının bulunduğu bir köprünün üzerinden geçiyorum. Ne harika bir manzara... Okula gitmek hiç bu kadar keyifli olmamıştı. Acaba her gün bu sahneyi yaşasam yine böyle sıkılır mıyım?




Caddeden geçiyorum ve bir rüzgar çıkıyor.Hey bunlar da ne? Bu beyaz şeyler kar olamaz. Yolları, kaldırımları kaplamış... Hatta bazı park halindeki arabaların bile üzerinde var. Bunlar ağaçlardan dökülüyor. Ne harika bir görüntü ama... Keyifli ama onların yere düşmesine üzülüyorum bu baharın bittiğini mi söylüyor yoksa?
Bu harika hissi Türkiye'de de yaşamak mümkün. Çoğu kez yaşadım. Ama caddenin ortasında yaşamak hiç mümkün olmadı şu ana kadar.




Eve dönerken hafif yağmur yağıyor. Muson iklimi var değil mi burada? Yağmur yağması gayet normal... Öyle hoş ki... Sadece benim mi şemsiyem yok acaba diye düşünüyorum. Burada yaşayanlar yanında taşıyor şemsiyelerini. Cidden çok hazırlıklılar, nereden bilebilirdim ki yağmur yağabileceğini? Ne hoş bir görüntü... Islak sokaklar, hoş bir koku hakim buralarda, ne romantik bir hava böyle...




Ara sokaklardan geçmek eğlenceli olsa da biraz korkutucu... Kendimi savunmasız hissediyorum biraz. Ama bilmediğin bir yerde olmak insana özgürlük duygusunu doruklarında yaşatıyor. Keşfetmem gereken daha fazla yer var diye içimden geçiriyorum.
Hava yavaş yavaş kararıyor ve sokaklarda dolaşmak bana mutluluk veriyor. Ya da verir sanırım. Lezzetli bir şeyler yemek istiyorum. Kek, pasta, şekerlemeler veya dondurma. Tatlı olan hemen hemen her şey olabilir.




Burada yaşamak tabi ki güzel olabilir. Yani benim hayal ettiğim kadarıyla güzeldir. Ama ülkemi seviyorum. Ayrıca yeni birisi için... Daha doğrusu Türkiye'ye gelmiş, ve orası hakkında bilgisi olmayan ve keşfetmeye açık olanlar için gayet güzel bir ülkemiz var. Hatta bekleyin harika bir ülkemiz var.
Hayal etmek güzeldir. Paylaşmak da güzeldir. Ben hayallerimi sizinle paylaştım. İki kat güzel bir şey yaptım. Umarım bir gün hayallerimizi gerçekleştiririz. Umarım güzel bir geleceğe sahip olabiliriz. Umarım bir gün Dünyayı gezip keşfedebiliriz.




Neyse hava iyice karardı. Tatlıya da doyduğuma göre evime gidebilirim artık. Burası geceleri bir başka oluyor hayallerde...

15 Eylül 2013 Pazar

WHİSPER OF THE HEART(YÜREĞİNİN SESİ)

Yüreğin sesi... Size çok fazla şey ifade etmiyor mu? Yüreğimizin sesini dinlemek mi gerekir? Ya da yüreğimiz bize doğruları mı söyler? Daha da önemlisi yüreğimizin sesini gerçekten duyabilir miyiz?  Hayatta ki amacımız ne? Ne istiyoruz bu dünyadan?
Bu sorulara kesin bir cevap vermek çok zor bence... Cevap bulmak zor olsa da imkansız değil. Hatta cevap bulmak için bir yol bile var. 
Belki bu movie size yardımcı olabilir.



1995 Japonya yapımlı bir animasyon filmdir.Japonlara özgü Anime adı verilen bir çizgi filmdir. 
Yönetmen: Yoshifumi Kondo
Senaryo: Hayao Miyazaki
Müzik: Yuji Nomi
İçerisinde hem dram bulunan hem de romantizmin bulunduğu bu güzel movienin konusuna gelelim.



Shizuku Tsukishima, okumayı çok seven bir ortaokul öğrencisidir. Babası kütüphanede çalıştığı için sık sık oraya gider ve kitap alır. Kütüphaneden aldığı her kitabın içindeki kartta aynı isim yazmaktadır. Seiji Amasawa.



Shizuku bu kişiyi araştırmaya başlar. Onun hakkında çok şey öğrendikçe kendi hayatını, hedefini, hayallerini ve amaçlarını sorgulamaya başlar.




Ah öyle güzel bir anime film ki anlatamam. Herkesin izlemesi gereken bir yapıt. Öyle hoş bir havası öyle şirin bir duygusu var ki...
Kendin hayatınızı sorgulayacak, karakterleri kendi yerinize koyacaksınız. İzlediğinize hiç pişman olmayacak hatta defalarca izlemek isteyeceksiniz.
Yazar tavsiyesi: Harika, mükemmel, çok güzel çok güzel...







İzleyin sonra konuşalım olur mu? Bekleyeceğim fikirlerinizi...